Günümüzün mürşit ve mübelliği, anlatacağı meseleleri, yaşadığı devrin perspektifinden bakarak anlatmalıdır. O, evvelâ muhataplarının ruh yapılarına vâkıf olmalı; ama aynı zamanda onun beynini bir matkap gibi delen veya beynine zehirli bir zıpkın gibi saplanmış bulunan problemleri de bilmeli ve söylediklerini bu anlayış içinde söylemelidir; söylemelidir ki düşünceleri hüsnü kabul görsün ve muhatabının hem kalbinde hem de mantığında mâkes bulsun. Zira günümüzde nesiller kan kaybediyor; biz ise ona penisilin vuruyoruz.
Buraya kadar arz etmeye çalıştığımız hususlar, mücerret iddialar değil, Kitap ve Sünnet’le müeyyet tespitlerdir. Kur’ân: اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Seni yaratan Rabbi’nin adıyla oku!”8 diyerek daha ilk âyetinde, âyât-ı tekvîniye, hilkat ve yaratılış gibi hususlara dikkat çekmiştir. Bütün feylesoflar; Epikür’den, Demokrit’e, ondan Sokrat’a, ondan Eflatun’a ve ondan ta Efendimiz devrinde yaşayanlara kadar hemen hepsi, hilkat mevzuuyla meşgul olmuş ve onu incelemeye çalışmışlardır. Demek ki, o gün herkesin az çok ilk yaratılışla alâkalı bir malumatı vardı. Onlar da insanın bir damla sudan meydana geldiğini ve ceninin anne karnında çeşitli safhalar geçirdiğini biliyorlardı. Fakat Kur’ân-ı Kerim meseleyi çok daha geniş bir perspektiften ele aldı ve insanlara:
قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ
“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, hilkat nasıl başlamış bir bakın?”9 diyordu; diyordu zira şimdiye kadar kimse, beşerî ilim ve beşerî düşüncelerle hilkatin nasıl başladığını izah edememişti ve bundan sonra da edemeyecekti. Evet, Allah’a (celle celâluhu) isnat edilmeden hilkati izah etmek mümkün değildir.
Dipnotlar
- 8 Alak sûresi, 96/1.
- 9 Ankebût sûresi, 29/20.