Ayrıca mürşit, esnekliğini koruyabilmelidir. Zira o, bazen uçurumların dibine inecek, bazen de ta minarelerin başına çıkacaktır. Çünkü muhatapları arasında her iki noktada bulunan insanlar vardır. Bu da onun kültür yelpazesinin çok geniş olmasını iktiza eder ve böyle olamayanlar mürşit değildir; aksine onlar, irşad yolunu kapayan bir kısım tâli’sizlerdir. Milletin önünden çekilmeli, onlar yol açmalı ve gölge etmemelidirler ki; hakikî mürşitler gelip şu perişan ve derbeder nesle el uzatabilsin.
Bir büyük insan, bir dertli ve muzdarip ruh şöyle der ve inler: “Bir gencin imansızlığı karşısında, inanan insanın kalbinin, vücudunun zerreleri adedince parçalara ayrılması gerekir…”7
İşte muzdarip kalb budur. Neslin imansız oluşu karşısında aynı ızdırabı duymayan insanların ise, irşad ve tebliğe aslâ liyakatleri yoktur. Mürşit, devrini bilen ama o aynı zamanda dünyaya ait her şeyi de istihkar eden bir babayiğittir. Hatta muvakkaten de olsa Cennet’i dahi unutacak ve kendine terettüp eden her vazifeyi böyle bir şuur ve anlayış içinde yapmaya çalışacak kadar hasbîdir. Böyle olmalıdır ki, Allah’ın tevfîkine mazhar olsun ve çevresini de inandırabilsin.
Daha önce, muhatabın muhtaç olduğu şeyleri bilmenin lüzumuna işaret etmiştik. Evet, tebliğ adamının mükellef olduğu vazifelerden biri de işte budur. Hastalığı teşhis etmeden tedavi etmeye kalkmak, nasıl yanlış bir davranıştır; öyle de muhatabın esas dertli olduğu noktaları tespit etmeden yapılacak tedavi de aynı şekilde hatta belki de daha vahim bir yanlış davranıştır. Her merhemin her yâreye derman olmayacağını bilmem ki anlatmaya lüzum var mı?
Dipnotlar
- 7 Bediüzzaman, Şualar s.538 (On Dördüncü Şua).