Her şey, bu Rahmâniyetin cebrîliği altında, ister istemez Allah’ın emirlerine itaat etmektedir. Rahmân’da cebrîlik vardır. Allah kâinatı yaratırken kâinata, bizi yaratırken bize, kuşu, ağacı, taşı yaratırken de onlara sormamıştır. İşte bu cebrîlik, Allah’ın vâhidiyetinin gereğidir. Mâlikü’l-Mülk O’dur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Ve kimse O’na müdahale edemez. Meseleyi sadece ezele bakan ve Allah’ın zâtına isim olan Rahmân açısından mütalâa edecek olursak; küfür-iman, adalet-zulüm, hakkaniyet-haksızlık, güzellik-çirkinlik, iyi-kötü her şey birbirine karışıverir. Bu durumda irade mevzuubahis olamaz. Böylece de insan, diğer varlıklar gibi, ne kötülüklerinden mesul olur ne de iyiliklerinden dolayı mükâfata erer. O da bir ağaç, bir taş ve dört ayaklı bir canlı gibi, fıtratın hududu çerçevesi içinde yaşar, bazı isimlere ayna olur ve göçer gider. Eğer kâinata sadece “Allah” kelimesinden sonra Rahmân’ın tecellîsi hükümfermâ olsaydı, durum bu merkezde olacaktı. Ancak Allah murad buyurdu ve insanlarda iradeyi yarattı; iradesini iyiye kullananları mükâfatlandırma, kötüye kullananları cezalandırma hikmetiyle, Rahîmiyeti ile de tecellî etti. Böylece insana esfel-i safilînden a’lâ-yı illiyyîne kadar, ya aşağıların aşağısına düşme veya yukarıların yukarısına çıkma imkânını bahşetmiş oldu. Kuş kanat çırpıp yavrularının başında dönüyor, ağaçlar boy salıp büyüyor, sular çağlayıp akıyor, otlar yeşerip ağaçlar meyve veriyor ve bir hayvan olan anne, yavrusuna karşı o derin şefkatiyle davranıyorsa; bütün bunlar Rahmân’ın cilveleridir. Ancak, bunlarda irade yoktur ve bu varlıklar Rahmân’ın kendilerine öğretip takdir buyurduğu hudutlar içerisinde yaşamak mecburiyetindedirler.