İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini anarken, çok kere o ismin varlıkla olan alâkalarını hatırlar ve zikrettiği ismin kendisiyle olan alâkasını nazara alır. Meselâ: “Yâ Kerîm!” dediği zaman, Allah’ın kendisine olan ikramını hatırına getirir. “Yâ Muhsin!” dediği zaman, Allah’ın ihsanını, “Yâ Cemîl!” dediği zaman da Allah’ın cemal ile tecellîsini hatırına getirir. Böylece, kısmen de olsa ihlâsı zedelenir. Hâlbuki ـه (Hû) dediği zaman, Zât-ı Ecell-i A’lâ’ya has bir unvan ile her türlü beklentinin, her türlü karşılığın üstünde; Allah, Allah olduğu için, O’nun Mâbud-u Mutlak olduğunu ilân etme sadedinde “Hû” demek gönüle öyle şifa verir, öyle su serper ki, ta gönlünün derinliklerinden ـه (Hû) demiş insanlar ancak bu zevkin ne demek olduğunu bilirler. Bu ifadenin, ruhu terbiyedeki tesiri ise başka hiçbir isimde yoktur.
Ayrıca, Allah (celle celâluhu) bize Kendini eserleri ve icraatı ile tanıtmaktadır. Biz de O’nu kendimizde mevcut tecellî ve eserleri nispetinde tanımaktayız. Bu tanımalar hep izafîdir, hakikî mârifet yanında da noksandır. Çünkü insan kendisine yapılan kerem, lütuf ve ihsan adesesinden, bütün kâinatta cereyan eden bu fiilleri ve bu fiillerin fâilini idrak edip kavrayamaz. Belki kendi ölçüleri içinde meseleyi değerlendirir. Hâlbuki “Hû” deyince, nefsü’l-emirde var olan ve bütün güzel isimlerin sahibi bulunan Zât-ı Ecell-i A’lâ kasdolunmaktadır. Böylece de hem enfüsî hem de âfâkî bütün delilleriyle, bize Kendini tanıtan ve kâinatta bütünüyle tecellî eden Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda, O’na hitap sigasıyla “Sen” demekten teeddüp ederek, gayb makamında sadece ve tek kelimeyle “O” mânâsına “Hû” denmektedir ki, aslında her nefes alışverişimiz, bir “Hû”dan ibarettir. Yani “Hû” bizim hayat kaynağımızdır. O’nu demeden yaşamamız mümkün değildir.