Bütün sistemler, galaksiler, yıldızlar ve gezegenler bizim için aynı bütünden birer parça gibidirler. Kur’ân, yer yer âyetlerini birer burak yaparak bizi oralarda gezdirir. Kâh olur, yıldızları zerreler gibi küçültür ve kâinatı avucumuzun içine koyar; kâh olur semavîleşme ve arşiyeler çizmede bizi nebülözlerin yanına götürür; bunu yaptığı aynı zamanda nazarlarımızı yakalar ve bizi kendi içimizde gezdirir. Atomlar âleminden nebülözler âlemine kadar, Kur’ân’ın o muhteşem bayrağının şehbâl açıp dalgalanmadığı tek saha yoktur.
Öyleyse hiç kimsenin de, mâşerî vicdanında bu kadar mâkes bulmuş Kur’ân’a karşı, “Hayata, ilme ve kâinata ait şu yönleri ihmal etmiştir.” demeye hakkı yoktur. Aksini iddia edenler Kur’ân’ı, Sahib-i Kur’ân o Resûl-i Zîşân’ı bilmeyen nâdânlardır. Ne denilebilir ki!
Evet, bir kere daha tekrar ediyor ve diyoruz ki, Kur’ân bütün kâinatı soluklanır ve bütün eşya ve hâdiselerden söz eder. İşte birkaç misal:
“Sizi topraktan yaratması, O’nun varlığının delillerindendir. Sonra hemen sizler birer insan olup yeryüzüne yayılıyorsunuz.”3
Kur’ân bize, âyât-ı tekvîniyeyi okumamız mevzuunda menfezler açıyor: “Sizi topraktan yarattı.”4
Yerin yüzünden bir öz aldı, âdeta bir protein çorbası yaptı ve sizi ondan halk etti. Sonra da ahsen-i takvîme mazhar kılarak tam kıvamında, meleklerin tebcil ve secde edeceği muallâ varlıklar hâline getirdi; muallâ varlıklar hâline getirdi, sonra da tuttu adınıza yemin etti:
Dipnotlar
- 3 Rûm sûresi, 30/20.
- 4 Fâtır sûresi, 35/11.