İçeriğe geç

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ifadesi içinde, Kur’ân öyle nuranî bir iptir ki, bir ucu Allah’ın, diğer ucu da mü’minlerin elindedir. Ona tutunan, mutlak surette kurtuluşa erer.27

Evet, kabul etmek zorundayız ki, dünya bugün bir çıkmazdadır. Ya, dönüşü olmayan bu yolda hiç beklenmedik şekilde bir uçuruma yuvarlanacak ya da semavî mesaja kulak verip kurtulacaktır. Bu ses, Kur’ân ve İslâm’ın sesidir.

Biz Müslümanız ve o sese bütün ruh-u canımızla bağlıyız. Biz, ensar-ı ilâhî ve Allah’ın muvahhidleriyiz ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in izindeyiz; ara sıra düşüp kalksak da O’na birer sadık bendeyiz.

Evet, gerçi o Kamet-i Bâlâ’yı tartıp ölçebilecek bir idrake sahip değiliz; ama kat’iyen biliyoruz ki, O, Allah’ın en ekmel ve eşref kuludur ve insanlık âleminin en ulusudur. O’nun mahiyeti muallâ, mücellâ ve musaffâdır; ne var ki, yine de, “Muhakkak ki ben de sizin gibi bir beşerim.”28 âyetiyle anlatıldığı gibi bir beşerdir.

Aslında bizim farklılığımız da bu tür mülâhazalarla tezahür ve tebarüz eder: Biz, Allah Resûlü’nü delice severiz. Gidip O’nun vadisinde dolaşırken, köyünün burcu burcu nübüvvet kokan havasını teneffüs ederken, Saadet Asrı’nda yaşıyor olma neşvesini duyarız. Hatta O’nun ayağını bastığı toprağı gözümüze sürme diye çekeriz. Dahası bize deseler ki: “İki Cihan Serveri’nin mübarek kademi bu taşa basmıştı.”, o taşı biz altın mahfazalarda saklar ve ona dudağımızı dokundurmayı büyük mazhariyet sayarız.

67