İçeriğe geç

“Sizlere vasiyetim: Şu anda benim üzerimdeki, hocamın atının ayağından sıçrayan çamurla çamurlanmış bu cübbeyi mutlaka benim tabutumun üzerine örtmenizdir. Zira ben Rabbimin huzuruna bu cübbe ile gitmek isterim.”

İlim, hiçbir devirde böyle i’zaz görmemiş ve hiçbir hükümdar tarafından ilim adamına bu kadar saygı gösterilmemiştir. Gösterilemezdi de; zira o saygının kaynağı Kur’ân-ı Kerim’di. O Kur’ân ki, إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَۤاءُ“Allah’a karşı kulları içinde ancak âlimler saygı duyarlar.”23 demektedir.

Hele şâz bir kıraatte bu âyetteki lafza-i Celâl’in اَللّٰهُ şeklinde merfû (ötreli) okunuşu vardır ki, o zaman mânâ, “Allah, Kendisini bilenlere, eşya ve hâdisenin künhüne vâkıf olanlara, ‘Nefsini bilen, Rabbini bilendir.’ sırrına erenlere karşı saygı duyar.” şeklinde olur ki, üzerinde durulmaya değer.24

Bu ne baş döndürücü bir ifade ve bu ne müthiş bir tespittir! Evet, ilim bizde daima tebcil edilmiş ve minarelerin başında âdeta bir alem hâline getirilmiştir. Öyleyse, ilim adamının bize ve bizi ifade eden mukaddeslerimize küsmeye hakkı yoktur.

Zira biz, ilme ve ilim adamına karşı sonsuz denecek ölçüde bir saygı ve hürmet beslemekteyiz. Yeter ki o, bizim ruhumuzdan fışkıran hakikatlere tercüman olsun ve kâinat kitabını, kâinatın Sahibi adına şerh ve izah yolunda bulunsun.

Bundan dolayıdır ki, Gazzâlî bizim gözümüzde âbideleşir; İmam Rabbânî gönüllerimizdeki tahtına oturur; Mevlâna gönül gözümüzde zebercet bir kaş gibi parıldar.. ve daha binlercesini biz birer beyin yapıcı ve ruh mimarı olarak kabul eder ve onların maziden uzanan ışıktan elleriyle istikbalimizi şekillendirdiklerini görür gibi oluruz. Çünkü biz, ilmin fazilet ve değerini kabul edenlerdeniz.

63