İçeriğe geç

5. Yine, وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَۤاءَهُمْ بَعْدَ الَّذِي جَۤاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ “Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, Sen onların dinlerine tâbi olmadıkça asla Senden razı olmazlar. Öyleyse de ki: “Allah’ın hidayet yolu olan İslâm, doğru yolun ta kendisidir. Sana gelen bunca ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyacak olursan, Allah’a karşı hiçbir koruyucu ve yardımcı bulamazsın.” (Bakara sûresi, 2/120) âyetiyle, “Asl-ı vâhidden (aynı kökten, kaynaktan) meydana gelen teferruat arasında tebâyün (ihtilaf, zıtlık) olduğu için birbirlerini iterler.” veya başka bir tabirle “Emsâl birbirini iter.” umumi prensibine işaret edilmektedir. Zerrelerden kürelere kadar geçerli olan bu kanun, insanlar arasında da söz konusudur. Nitekim aynı kökten gelmeleri itibarıyla bugüne kadar İslâm’a karşı en büyük muarazanın semavî dinlerin müntesipleri tarafından yapıldığı inkâr edilmez bir hakikattir. Zira bunlar arasında cibillî bir ihtilaf söz konusudur fakat bu, hiçbir zaman aralarında bir vahdetin tesis edilemeyeceği şeklinde de anlaşılmamalıdır.

56