Bazen öyle bir hâl olur ki, o hâle mazhar olduğumuz zaman kendimizi Cenâb-ı Hakk’a çok yakın hissederiz. O anda bütün dünya bize verilse, elimizin tersiyle rahatlıkla itebiliriz. Hatta o lâhzada bize, “Buyurun, Cennet’e girin!” dense, Yunus Emre gibi, “Cennet başkalarının olsun. Bize Seni gerek Seni!” deriz. Ama o, bir anlık durumdur. Bu ânı, hayatın âşirelerine, sâniyelerine, sâliselerine yerleştirme önemlidir. Zannediyorum sahabenin hayatı hep böyleydi. Onlar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vesile olması sayesinde semadan inen turfanda Cennet nimetleriyle sürekli tazelenip durmuş, Müslümanlık adına his ve heyecanlarını hep canlı tutabilmişlerdi.
Namaz, insanların ancak zamanla alışkanlık kazanacağı bir ibadettir. İnsanlar günde beş defa abdest alır, Huzur-u Kibriyâ’ya yönelir, düşünceleri ve kalbleriyle o işin içinde olmaya çalışırlar. Belki bazen sadece hisleriyle, hatta bazen sadece şeklî olarak namaz kılarlar. Diğer ibadetlerde de aynı durum geçerlidir. Kâbe’yi tavaf ederler; bu esnada, tâ Sidre-i Müntehâ’ya kadar bu mekânın meleklerin metâfı olduğunu, Cibril’in (aleyhisselâm) dahi orada pervane döndüğünü, geçmişte binlerce peygamberin o metâfta dolaştığını düşünemeyebilirler. Unuturlar da bu dönüşleri sadece bir şekilden ibaret kalır. Orada Allah’ı (celle celâluhu) unutup nefsaniyetlerini yaşayabilir; insanlığın çok aşağı derekelerine sukût edebilir, hatta kötü düşüncelere bile girebilirler. Bütün bunlar şekilcilikten ve ülfetten, meselenin artık sıradanlaşarak eski his ve heyecanı uyarmamasından kaynaklanır.