Kendisine kullukta bulunduğumuz Allah (celle celâluhu) her şeyden müstağnidir. O’nun bizim din ve diyanetimize ihtiyacı yoktur. Kulluğa muhtaç olan bizleriz. Yeryüzünde kendisine halife yaptığı insanların, sair canlılar karşısında dengeli ve uygun yaşamalarını istiyor ve bunun için de, dengeli ve uygun yaşamanın ifadesi olan Kur’ân çizgisinde bizi harekete zorluyor. Diğer bir ifadeyle, biz kendi kendimizi idareden âciz olduğumuzdan dolayı, yanlış iş yapmamamız ve yanlış yollara sapmamamız, takılıp yollarda kalmamamız için, bize din gibi aydınlık bir yol lütfediyor. Ve elimize verdiği Kur’ân’a bakmamızı, kendimizi o Kur’ân ölçülerine göre ayarlamamızı emrediyor. Ta ki bizler de insanlık semasının burçlarına doğru mesafe katedebilelim ve mahiyetimize ait istidat ve kabiliyetleri işleterek, ufuk noktalara doğru kanat çırpabilelim.
Evet, bizim dine ihtiyacımız var. Eğer insanlar gerçek ihtiyaçlarını bilebilse, ebedî saadete namzet olduklarının şuuruna varsa ve bütün latîfelerini inkişaf ettirme noktasına ulaşsalardı, ifadeleri ayrı, ancak talepleri aynı olarak şöyle diyeceklerdi: “Allahım, bize bir din gönder, dininin ışığıyla yolumuzu aydınlat, bizi yanlış yerlerde yürümekten ve mesafelere takılıp kalmaktan, eğri büğrü gitmekten ve yol alamamaktan kurtar.”
En akıllı filozoflar dahi yalpalaya yalpalaya yürümüş, herhangi bir yerde düşüp kalmış ve hakikate ulaşamamışlardır. Hâlbuki bizim en âmimiz dahi, Muhammedî yolun aydınlatıcı tayfları altında bir tek adımını dahi boşa atmamış ve hayatının her safhasında insan gibi yaşamış ve başka insanların da hukukuna riayet etmiştir. Perspektifinde Allah’ın rızası ve önünde Allah Resûlü gibi bir pişdârı vardır ve o, ömür sermayesinin her ânını bin veren başak gibi kullanmaktadır.