İçeriğe geç

Dinin şer’î tarifi ise şöyledir: “Din akıl sahiplerini bizzat hayırlara sevk eden ilâhî kanunların bütünüdür.”1

Din akıl sahiplerine hitap eder. Böylece insanlar itaatlerini kendi iradeleriyle yapmış olurlar. Din, iradenin hakkını verir, onu felç etmez. Ve onun insanları sevk ettiği nokta da mutlak hayırdır. Şunun bunun anlayış ve telâkkisine göre hayır kabul edilenlere değil, hayrın bizzat kendisine doğru yönlendirme bahis mevzuudur.

Din bu yönlendirmeyi evvelâ, itikat cihetinden ele alır. Belki, insan sırf aklıyla dahi, kendisini ve bütün kâinatı yaratan bir Yaratıcı’nın olduğunu kavrayabilir, fakat o, bir nebinin gürül gürül sesinden, vicdanındaki kabulü destekleyen bir sadâ ile Rabbi’nin anıldığını duyduğunda, esas inanması gerektiği şekilde bir iman ve yakîne sahip olur. Aynı zamanda O nebi, Cenâb-ı Hak’tan vazifeli olduğunu gösteren belgelerle gelmiştir. Gösterdiği yığın yığın mucizenin yanında bir de mucizeliği kıyamete kadar sürecek bir kitap getirmişse, artık kuşkuya meydan kalmamış demektir. Bu insan, o kitap sayesinde, ahirete ve kadere nasıl inanılması gerektiğini ve daha nelere inanılmasının şart olduğunu öğrenecek ve orada muğlâk gelen hususları, bizzat O nebi talim edecek, izahta bulunacaktır.

Böyle bir imanın, gönüllerde hep taze olarak kalabilmesi ve bayatlayıp pörsümemesi ise ibadete bağlıdır. İman, ibadet sayesinde hiç eskimeden hep yeni kalabilir. Yoksa, ibadetsiz insanda, bir müddet sonra iman aşk ve şevki adına sadece yerin altındaki büyükleriyle övünme kalır. Onların da sırf hoca ve hacı olduklarından bahseder. Gerçi ecdadına ağzı dolu dolu sövenlere göre, onlarla övünen insan elbette içinde az da olsa bir cevher taşıyor sayılır ama, böyle bir cevherin son ana kadar dayanıp dayanamayacağı meçhuldür.

24