İçeriğe geç
9. Bölüm

Dinimize ve milletimize hizmetten elini gevşetmiş, hayır yollarında koşma heyecanını ve aktivitesini yitirmiş Müslüman kardeşlerimize karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

Çeşitli sebep ve saiklerle dinimize ve milletimize hizmetten elini gevşetmiş kardeşlerimiz vardır ve bunlar her zaman da olabilirler. Fakat onlar yine bizim mü’min kardeşlerimizdirler. Kur’ân ve Sünnet ölçüleri içinde bir mü’mine verilen değer aynen onlar için de geçerlidir. Öyleyse her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da ölçü, Kitap ve Sünnet olmalıdır.

Onları kat’iyen gıybet edemeyiz. Çünkü gıybet haramdır ve mü’min kardeşin etini dişlemektir.1 Ha onu küçük düşürücü bir hareket ve söz sarf etmişsin ha da onu bir kazana koyup kaynatmış ve etini dişlemişsin; bu iki hareket arasında hiçbir fark yoktur. Gıybetin caiz olduğu noktalar vardır ve bunlar kitaplarda uzun uzadıya tafsil edilerek anlatılmıştır. Ancak, ben o sınırlara dahi girilmesi taraftarı değilim. Oralarda ölçü ve dengeyi koruyabilme belli seviyedeki insanlar içindir. Her önüne gelenin o hakkı kullanması, o sınırı zorlaması hiç de doğru değildir. Bu, meselenin bir yönü. Diğer bir yönü de şudur: Bizim konuştuklarımız, muhakkak bir gün o kardeşimizin kulağına gidecektir. Ve bu durumda onu kendimizden daha da uzaklaştırmış olacağız. Buna sebebiyet verdiğimizden dolayı da meselenin sorumluluğu bize aittir. Bu da az bir vebal değildir. Zira hiç kimseyi böyle âli bir hizmetten mahrum etmeye kimsenin hak ve salâhiyeti yoktur. Bazen de o şahıs sadece uzaklaşmakla kalmaz, dün, uğruna canını verecek kadar cansiperane çalıştığı bir davaya bugün, hasım hâline gelebilir. Hak bir davaya hasım olmak nasıl müthiş bir sukutsa, ona sebep olmak da aynı seviyede büyük bir cürümdür.

52