O bina, gayet mahir bir sanatkârın varlığını gerektirir. Hem içinde her saat sinema perdeleri gibi, hakiki manzaralar hazırlanan o bina, tam bir intizamla bir elbise gibi değiştirilir. Hatta her bir hakiki perde içinde, küçük küçük, çeşitli menziller var edilir.
O bina gibi şu kâinat da sonsuz hikmet, ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcının varlığını gerektirir. Çünkü şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki, ay ve güneş onun lambaları, yıldızlar mumlarıdır. Zaman, Sâni-i Zülcelâl’in ona her sene bir başka âlemi takıp gösterdiği bir ip, bir şerittir. O Zât, şu âlemlerin içindeki suretleri her gün muntazam bir şekilde yeniler, hikmetle değiştirir. Bir nimet sofrası yaptığı yeryüzünü her bahar mevsiminde, üç yüz bin çeşit sanatlı eseriyle süsler. Had ve hesaba gelmez türlü ihsanlarıyla doldurur. Bunu öyle bir tarzda yapar ki, o eserler tamamen birbirine karışmış olduğu halde, nihayet derecede farklılıklarıyla birbirinden ayrılır. Bunlar gibi başka örnekleri de düşün... Böyle bir sarayın Sâni’inden nasıl gafil olunabilir?
Nasıl ki, bulutsuz bir günde denizin yüzündeki bütün kabarcıklarda, karadaki bütün parlak şeylerde ve bütün kar tanelerinde güneşin tecellisi, yansıması görüldüğü halde onu inkâr etmek tuhaf bir divanelik ve hezeyan olur. Çünkü o vakit, bir tek güneşi inkâr ederken damlalar, kabarcıklar, kar taneleri sayısınca hakiki güneşçikleri kabul etmek lâzım gelir. Her zerreciğin içine ancak bir zerre sığabildiği halde, onda koca bir güneşin hususiyetlerinin var olduğuna inanmak gerekir. Aynen öyle de, âdeta bir sırayla, her zaman hikmetle değişen ve bir düzen içinde tazelenen şu muntazam kâinatı görüp de Hâlık-ı Zülcelâl’i kusursuz sıfatlarıyla tasdik etmemek, bundan daha berbat bir dalâlettir, divaneliktir, bir deli saçmasıdır. Çünkü aksi takdirde, her şeyde, hatta her bir zerrede mutlak bir ilahlık olduğunu kabul etmek lâzımdır.
Mesela, her bir hava zerresi, her çiçeğe, meyveye, yaprağa girip işleyebilir. Eğer Cenâb-ı Hakk’ın memuru olmazsa o zerrenin, içine girdiği her şeyin nasıl meydana geldiğini, suretini ve mahiyetini bilmesi gerekir ki onlarda işini görebilsin. Yani o zerre her şeyi kuşatan bir ilim ve kudrete sahip olmalıdır.
Ya da mesela, toprağın her bir zerresinin birbirinden farklı bütün tohum ve çekirdeklere yuva olması, onların büyümesini sağlaması mümkündür. Eğer toprak Cenâb-ı Hakk’ın memuru olmazsa, otlar ve