hem daimî bir seyir hem de ebedî şahitler ister. Kendisini arzulayan ve takdir eden seyircilerin varlıklarının devamını diler. Çünkü daimî bir güzellik, âşıklarının geçiciliğine, yokluğa gitmesine razı olamaz. Zira dönmemek üzere yokluğa mahkûm olanın sevgisi, yokluk düşüncesiyle düşmanlığa döner; hayreti ve hürmeti, hor görmeye meyleder. Çünkü insan, bilmediği ve elinin yetişmediği şeye düşmandır.
Halbuki herkes şu misafirhanede biraz durup sonra hemen kayboluyor. O mükemmelliğin ve güzelliğin bir ışığına, belki zayıf bir gölgesine bir an bakıp doymadan gidiyor.
Demek, daimî bir seyir yerine gidiliyor.
Beşinci Suret
Bak, her şeyde o benzersiz Zât’ın pek büyük şefkati görünüyor. Çünkü O, musibete uğrayan herkesin imdadına yetişiyor, her isteğe ve ihtiyaca cevap veriyor. Hatta idaresi altındakilerin en küçüğünün en basit bir ihtiyacını görse şefkatle yardım ediyor. Bir çobanın koyununun ayağı incinse şifa gönderiyor.
Şimdi gel, gidelim, şu adada büyük bir kalabalık var, oraya bakalım. Memleketin bütün ileri gelenleri toplanmış. Bak! Padişahın pek büyük bir nişan taşıyan yaver-i ekremi, en yüksek memuru bir nutuk okuyor, şefkatli padişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahali de, “Evet, evet biz de istiyoruz.” diyerek onu tasdik ediyor, destekliyor. Şimdi dinle, padişahın o en sevgili memuru:
“Ey bizi nimetleriyle donatan Sultanımız! Bize burada numunelerini ve gölgelerini gösterdiğin nimetlerin asıllarını, kaynaklarını göster. Bizi saltanatının makamına eriştir. Bu çöllerde mahvettirme, huzuruna al. Bize merhamet et. Burada tattırdığın leziz nimetleri orada yedir. Yoklukla, rahmetinden uzaklaştırmakla bize azap etme. Sana arzu duyan, şükreden itaatkâr kullarını başıboş bırakıp yokluğa atma.” diyor ve çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.
Hiç mümkün müdür ki, bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, en basit bir adamın en küçük isteğini itina ile yerine getirsin de, o en sevgili, en büyük memurunun en güzel dileğini karşılıksız bıraksın? Halbuki o
Dipnotlar
- Allah Teâlâ’nın her canlıya rızkını gönderdiğine dair bkz. Hûd sûresi, 11/6; Ankebût sûresi, 29/60.