İçeriğe geç

Şimdiye kadar fukaha-i kiram, muhaddisîn-i izam efendilerimizden kendilerine sorulan soruların hepsine hemen cevap veren, bilebildiğimiz tek bir şahıs yoktur. Mesela, Abdullah İbn Ömer Hazretlerine gelip soru sorarlar. O da, “Senin sorduğunu bilmem.” cevabını verir. Soruyu soran şahıs giderken de Abdullah İbn Ömer Hazretleri, “İbn Ömer ne güzel insan! Kendisine bilmediği bir şey sorulunca ‘Bilmem!’ diyebildi.” deyiverir.5 Yine bir seferinde bir soruya tumturaklı ve güzel bir cevap yazan Ömer İbn Abdülaziz (radıyallâhu anh), içine gelen ufak bir “biliyorum” esintisinden dolayı cevabî olarak yazdığı mektubu yırtıp ayaklarının altına atıverir.6 “Hicret Şehri Medine’nin İmamı” diye anılan İmam Mâlik Hazretleri de kendisine sorulan kırk sorudan otuz altı tanesine “Bilmiyorum” diye cevap verir.7 İşte bu, nefsini aşmasını bilen insanların tavrıdır.

Selefimiz hep böyle düşünmüş ve böyle yaşamıştır. Bu şekilde yaşamayan da onların halefi sayılmaz. Bunlara, Kur’ân ifadesiyle, half (bozulmuş nesil) demek daha uygundur. Âyette Rabbimiz, bu nesli şöyle anlatır: “Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil (half) geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar mutlaka azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.”8 Cenab-ı Hak bizi böyle bir âkıbetten muhafaza buyursun!

Bizim dönemimizdeki mirasyedilerin elinde her şey maalesef berbat oldu. Tabi ki her şeyle beraber makam-ı fetva da heder olup gitti. Çünkü bizler iç dünyamızı ihmal ederek şehevât-ı nefsaniyemize uyduk.

7