Herkes maddeye bu ölçüde dalınca, Allah’a inananların dahi bugün bir bakıma esbapperest hâle geldiği gözardı edilmemelidir. Onların Allah’a inanmaları bile “Kâinatı Allah yarattı, zerreleri Allah hareket ettiriyor…” gibi net bilgiler ve formüller altında, başka diyebilecekleri bir şey olmadığından dolayıdır. Günümüz Müslüman’ı kendi kendine âdeta, “Ağzım böyle söylüyor ama sebeplerin tesiri de yok değil.” diyor. Evet, madde şimdilerde kalbleri ve ruhları bu kadar ifsat etmiş durumdadır. Duygular ve düşünceler bu hâle gelince bize de buna göre sorular teveccüh etmekte. Bizlere düşen, o soruları, soranların seviyelerine göre gidermeye çalışmak olmalıdır. Aksine cevaplar, ilk sebeplerinin tahlilinin yapıldığı laboratuar kıstas ve ölçülerine uymazsa hemen inkâr basılır. Vâkıa, en pozitif ilimlerin bile belli sınırları vardır. Bunlar ancak tecrübe sahasına getirebildikleri şeyler hakkında sağlam hükümler ortaya koyabilirler. Şurası muhakkak ki, pozitif ilimler kendi sahalarındaki bir mesele hakkında yüzde bir kat’î hüküm verebilse bile bunun dışında sırf bir tereddüt, zan ve faraziyeden ibaret kalır. Aslında hâlâ ilmin yüzde doksan dokuzuna zan hâkimdir. Meseleyi bu açıdan ele alacak olursak insaflı olmak ve dinî meseleleri hemen çar-çabuk tenkit edip inkâr etmemek lazımdır. Bu da onların yapması gereken şeydir.
Vâkıa, Müslüman da bir bakıma değişik meseleleri akıl açısından ele alır. Fakat Müslümanın meseleyi akıl açısından ele alması, vahyin ve ilhamın ışığı altında, aklın rehberliğiyledir. Ama bu, kat’iyen bir Descartes akılcılığı veya ilk Yunan filozoflarında olduğu gibi tamamen aklı hâkim kılma şeklinde değildir.