Soruya geri dönecek olursak, bir kısım deliller su gibidir; görülür, hissedilir, fakat tutulmaz. Bir kısmı hava gibi; hissedilir ama ne görülür ne de tutulur. Bir kısmı da ışık gibi; ne tutulur ne de hissedilir. Sadece görülür ama bunların hepsi de mârifet-i ilâhiye adına şahitlerdir. Bütün bunlara karşı, hariçten gelen mârifet delilleri içimizde mârifet-i Sâni adına mâkes bulurken “İlle de ben bu eşya ve hâdiseleri mârifet nurları olarak kalbime sindireceğim.” diye bir hırs, bir iddia, bir el uzatma ve onu yakalamaya çalışma çok defa her şeyin fiyasko ile neticelenmesine sebebiyet verir. İnsan eşya ve hâdiselerden elde ettiği mârifeti kalbine koyacak ve Allah da –Sadüddin Teftâzânî’nin ifadesiyle– onun kalbinde iman nurunu yakacaktır.174 Zira bu iç ve dış berzah arasında irtibatı ancak Allah temin edebilir. Arı, çiçekten nektarı getirir ama onu mârifet peteğine dönüştüren ve o mekanizmayı çalıştıran da yine Allah’tır (celle celâluhu). Onun için gözle görülen ve hissedilen kâinat kitabını tetkik etmekle elde edilen delillerin mârifet hüzmelerine dönüşmesi için insan bütün hissiyat, idrak ve anlayışıyla Hakk’a teveccüh edip beklemelidir. Evet insan, bütün hassalarıyla delilleri tetkik ettikten sonradır ki Allah onun içine şulefeşân olan, ışık saçan imanı yerleştirmektedir.
Mesela, insan bazen Resûl-i Ekrem ile veya nuranî bir veli ile karşılaşır karşılaşmaz hemen bunların manyetik alanına girer. Tabi onların huzuruna gelmekle imanın kuvvetlenmeyeceğini, mârifet-i Sâni adına mesafe alınamayacağını düşünmüyor ve tenkit tavrı almıyorsa onlarda müşâhede edilen nuraniyet neticesinde, bütün hissiyatla; kalb ve vicdanla Allah’a (celle celâluhu) teveccüh edildiğinde Allah da onların içinde iman nurunu parlatıverir.