Bundan şu sonucu çıkarmak mümkündür: İnsanın gönül ve kalbinin ölmesi, latîfelerinin sönmesi, ebedî ölen ve sönen kimseler gibi değildir. Bunlar ölür, daha sonra yine dirilirler. İnsanın içinde bir haramın öldürdüğü latîfe, bir tek yalanın söndürdüğü ışık, bir iftiranın tahrip ettiği vicdan tamir edilip giderilmezse, hüsran-ı ebedî söz konusu olabilir. Evet, yalan söyleyen bir insanın o gün bazı latîfeleri ölür. Onu ihya etmek için bazen yirmi dört, bazen kırk sekiz saat gerekir. Bazen on dakika fena bir şeyi düşünmek, yani fiilen değil hayalen fâsık olmak yirmi dört saat insanın iç âlemindeki aydınlığı söndürür. İç müşâhedeye sahip bir insan bu durumda yirmi dört saat kalbinde bir ölünün yattığını ve âdeta onun kokusunun burnuna geldiğini duyar gibi olur. Cankeş olmuş o varlık bazen bir murakabe, tevbe, inâbe, evbe ile yavaş yavaş yeniden dirilmeye başlar. Sanki o mâsiyet (günah) hiç işlenmemiş, hayalen o fıska hiç girilmemiş gibi insanın iç dünyası yeniden aydınlanır.