Ama o da altı ay sonra biat etmiş ve Hazreti Ebû Bekir ve Ömer’in (radıyallâhu anhümâ) yanında yerini almıştı. Hazreti Ebû Bekir vefat edince de Hazreti Ömer’in kâdı’l-kudat’ı (baş hâkimi) olmuş, yani hüküm kesme ve hüküm verme mualla mevkiine yükseltilmişti. Hazreti Ali, Hazreti Ömer’in kendisini sevmediğini ve hakkının Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer tarafından gasp edildiğini bilemeyecek kadar –hâşâ– safdil bir insan değildi. Aksine o, İslâm devletini idarede en mualla mevkie sahip bir insandır. Hazreti Ali’nin de –hâşâ– mümâşatını ve idaresini yirmi-otuz sene idare ettirecek kadar ikiyüzlü bir insan olmasını düşünmek hiçbir kitaba sığmaz. Aynı zamanda o, Hazreti Osman’ın (radıyallâhu anh) da baş kadılığını yapmıştı. Hazreti Osman vefat ettikten sonra da âsi ve tâğiler cebren kendisine biat etmişlerdi. Ardından ashab hazeratı da (radıyallâhu anhüm ecmaîn) fitne çıkmasın diye ona biat edivermişlerdi. Tarih ve meğâzi mevzuunda en mevsuk ve en sika kimselerden hâdiselerin bize intikal ediş keyfiyeti böyledir. Bunun ötesinde söylenecek söze batıl ve eracif nazarıyla bakar, bir kenara atarız. Zira iddia edilen bir hak gasp edilmesi meselesine evvela tarih karşı çıkar.
42 Bkz.: Ahmed İbn Abdurrahman el-Malatî, et-Tenbîh ve’r-red ala ehli’l-ehva ve’l-bida’ s.23; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 14/211.
43 Tahrim sûresi, 66/6.
44 Tekvir sûresi, 81/21.
45 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/260; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/276.
46 Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya 1/293-294.
47 Müslim, fezâilü’s-sahâbe 97; Tirmizî, menâkıb 60.