İçeriğe geç

Bu sözü söyleyenler her zaman olmuştur ve olabilir de. Ancak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olan bizim insanımız arasında böyle bir meselenin bahis mevzuu olmaması gerekir. Bu konuda bazı kimseler Hazreti Ali’yi (radıyallâhu anh) sevmede ölçüyü kavrayamamıştır. İster ölçüyü kavrayamayan kimseler, ister Şiîler, ister Hulefa-i Râşidîn’in diğerlerinin düşmanlığıyla oturup-kalkan zihniyet olsun bunlar, Ehl-i Sünnet Cemaati’nin dışındaki kimselerdir. Nitekim biz, hususi veya şahsî fazilette bazısı bazısına üstün gelse de Hulefa-i Râşidîn’i Allah (celle celâluhu) ve Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) katında müsavi tutar ve bunların birini öbürüne tercih etmeyiz. Evet, bazı noktalarda biri râcih, bazı noktalarda ise diğeri râcih olabilir. Fakat biz kat’iyen bunların münakaşasını yapmaya girmeyiz. Çünkü bu, Allah’la onlar arasında olan bir husustur. Aslında Cenab-ı Hakk’ın, o büyük zevatı bir sıraya ve tertibe tâbi tutması, evvela Hazreti Ebû Bekir’i (radıyallâhu anh), sonra Hazreti Ömer’i (radıyallâhu anh), sonra Hazreti Osman’ı (radıyallâhu anh) ve ardından Hazreti Ali’yi (radıyallâhu anh) getirmesi bize şu kanaati vermektedir: Demek ki evvela Hazreti Ebû Bekir, sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman, sonra da Hazreti Ali geliyor. Ancak hususi fazilette, Ehl-i Beyt-i Resûlullah’ı temsil etmede, Allah Resûlü’nün ahfâdına (torunlarına), kıyamete kadar gelecek bütün aktâba baba olmada Hazreti Ali’nin taşıdığı bir hususiyet vardır ki, o, hilâfet-i İslâm noktasında geride olsa bile bu noktada çok ileridir. Belki bu noktada Hazreti Ali meleklerle eş değerdedir. Zira o, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tertemiz neslini devam ettiren altın bir oluktur. Bu noktada da o ilerilerin ilerisindedir. Bu konuda biz işte böyle düşünürüz. Bu düşüncemize itiraz edip reaksiyon gösterecek ne Alevî ne de Ömerî hiçbir cemaat çıkamaz. Kimsenin bu noktada bir reaksiyon göstermeye de hakkı yoktur.

52