Çocukluğumda bir kardeşim ölmüştü. Onun mezarına her uğrayışımda ellerimi açar “Allahım, ne olur dirilt de, onun güzel yüzünü bir kere daha göreyim!” der yalvarırdım. Şimdi bu hâlette olan, ben ve benim gibi binlercenin kalbindeki “Öldükten sonra dirilme inancını” silin; gönlünden bu imanı söküp atın; bu yanan kalbe ve figan eden gönle ne ile derman olacak ve bu yangını nasıl söndüreceksiniz? Hayır hayır, hiçbir şeyle ona derman olmanız ve onun ateşini söndürmeniz mümkün olmayacaktır. Sadece haşir akidesidir ki, bu buhranlar ve sıkıntılar arasında kıvranan çocuğa soluk aldırır ve rahat ettirir.
Evet, yakınlarının teker teker kopup gidişi karşısında, ancak onların Cennet’e gittiğine imandır ki, bu yavruya teselli verir ve onu bu dayanılmaz dertten kurtarır.
Küçük dahi olsa, alıştığı, ülfet ettiği bir yakını, büyüğü veya onsuz yapamayacağını kabul ettiği bir sevdiğinin göçüp gitmesi onun nazenin kalbinde kapanmayacak bir yara açar. Bu öyle onulmaz bir yaradır ki, ona ancak şu düşünce merhem olabilir:
“Buradan gitti veya alındı, fakat orada Hudâ, ona cennet kapılarını açtı. Şimdi o, cennet bahçelerinde kuşlar gibi kanat çırpıp uçuyor. Eğer ben de ölsem onun gibi uçacağım.”
Şayet ölen büyük ise, şöyle düşünecek: “O öldü, ama orada da beni kucağına alıp sevecek, başımı okşayıp bağrına basacak.”3 Ve işte bu düşüncelerdir ki, ölümün açtığı firkat ve ayrılık gediğini kapayacak ve onun kanayan yarasına merhem olacaktır.
Dipnotlar
- 3 Bkz.: Bediüzzaman, Şualar s.170 (Dokuzuncu Şua), s.211 (On Birinci Şua).