İçeriğe geç

“Allah Resûlü’nün huzuruna aralarında taksimi gereken bir maldan dolayı mürafaa olmak için iki sahabi geldi. Her ikisi de kendisine daha fazla hak iddia ediyordu. İki Cihan Serveri bunları dinledikten sonra:

Şimdi sizden biriniz, derdini daha güzel anlatarak beni ikna edip hükmü lehine verdirebilir. Ben de sizin gibi bir beşerim; kimin delili daha mukni olursa ona göre hüküm veririm. Fakat ahirette işin hakikatine göre hüküm verilecektir. Zalim cezasını, mazlum da mükâfatını bütünüyle orada görecektir, deyince her ikisi birden:

– Yâ Resûlallah! Benim hakkım da onun olsun, ben vazgeçtim, diyorlardı.

Daha sonra da Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara şu hususu tavsiye buyurdu:

– Gidip malınızı âdil şekilde taksim edin, sonra da kur’a çekin. Kimin hissesine neresi düşerse payına razı olsun. Karşılıklı olarak birbirinize de hakkınızı helâl edin.”11

Görüldüğü gibi ahirete iman sayesinde hayat bu şekilde tanzim edilmiş oluyordu. Öyle bir tanzim ki, fert, bir günah işlediğinde kendisini bir direğe bağlıyor, affına ferman gelinceye kadar kendisini bu şekilde cezalandırmış oluyordu. Mesele o kadar ciddî ele alınıyordu ki, işlenen günahın ancak şehadet kanıyla temizleneceğine inanan sahabi tereddütsüz canını Allah yolunda feda ediyor ve şehadet şerbetini içmek için akıttığı kanıyla ötelere tertemiz olarak gitmeye çalışıyordu.

Sa’d b. Rebi (radıyallâhu anh) Uhud’un eteğinde ruhunu Allah’a teslim edeceği sırada Allah Resûlü’nden selâm getirdiğini söyleyen Muhammed b. Mesleme’nin fısıltılarını duyuyordu.12 Buna karşılık Sa’d b. Rebi de:

“Allah Resûlü’ne benden selâm söyle. Vallahi, Uhud’un arkasında Cennet’in kokusunu duyuyorum!..”13 diyordu.

17