Hasta, her an kendisine yaklaşan ölüm ve koşarak gittiği kabir karşısında ümidi, sadece o kabri öbür âleme açılan bir hol görmede bulur. Şayet kabri saadete götüren bir yol ve ebediyete ulaştıran bir vasıta hâlinde görmüyorsa hasta hiçbir zaman mesut olamayacaktır. O, sancılarına, baş ve bel ağrılarına, kanser ve kangrenine karşı bununla teselli olur ve ara sıra ensesinde hissettiği Hz. Azrail’in pençesinin ruhunda meydana getirdiği ızdıraba karşı ancak bu inançla karşı koyabilir.
“Evet, ben gidiyorum, beni kimse burada durduramayacaktır… Fakat asıl sıhhatime, ebedî gençliğime kavuşacağım ve herkesin muhakkak döneceği bir yer olan Allah’ın yurduna gidiyorum.” diyerek hastalığını unutup müteselli olacaktır. Onun içindir ki, ehlullah ruhlarını Allah’a teslim ederken, dudaklarında da Dost’a kavuşmanın tebessümü gonca gibi açmış olarak belirmiş ve onlar bu hâliyle ruhlarını teslim etmişlerdir.
Nebiler Nebisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) son anında ellerini Hz. Âişe’nin ellerinden çekiyor ve “Allahım, artık öteleri istiyorum.”8 diyordu.
Bir gün evvel de şöyle buyurmuştu:
“Allah bir kulunu dilediği kadar dünya nimetleri ile kendi yanında olanlar arasında muhayyer bıraktı. Kul, Allah’ın yanında olanı seçti.”9
Dünya ile ukbâ arasında muhayyer bırakılan o kul kendisiydi. Meseleyi anlayan sahabi gözyaşlarını tutamamıştı. O elini Hz. Âişe’nin elinden çekiyor ve Refîk-i A’lâ’yı istiyordu.
Aynı şekilde Hz. Ömer gibi bir kamet-i bâlâ da harabede başını yere koyuyor “Allahım, bu mükellefiyeti benim omuzlarımdan al, artık götüremeyeceğim!” diyerek ötelere olan iştiyakını dile getiriyordu.
Dipnotlar
- 8 Buhârî, fezâilü’s-sahâbe 5, meğâzî 83-84; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 85, selâm 46
- 9 Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 45, fezâilü ashâb 3; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 2.