Nasıl ki, bir namazın namaz olabilmesi için belli rükünler vardır ve bu rükünlerin huşû içerisinde yerine getirilmesiyle namaz kemalini bulur ve insan namazıyla miracın tatlı tebessümünü dudağında hisseder. Bazen öyle bir an yaşar ki binler sene yaşamaya bedeldir. Aynen bunun gibi memleket ve milletlerin bütünüyle huzurlu olabilmesi için onu meydana getiren cüzlerin, huzurun rükünlerine tam mânâsı ile uygun olması gerekmektedir. İdeal bir şehir ve site, ancak ideal bir sistem ile kurulabilir. Varsın Eflatun “Cumhuriyet”inde bunun hülyasını yaşasın!.. Hayalperest Fârâbî “el-Medinetü’l-Fâzıla”sında bunu çerçevelemeye çalışsın. Bunlar hiçbir zaman bu ideal siteyi tahakkuk ettiremeyeceklerdir. Çünkü onu meydana getiren rükünlerden mahrumdurlar. Evet, hayatta bu huzuru temin edecek en büyük rükün, haşir akidesine inanmak, dünyayı istihkâr edip ahireti intizar edecek şuur ve iz’anı verebilmektir.
Muvazene insanı Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en mühim icraatından biri de kurduğu dünya nizamını “ahirette hesap verme” akidesine dayandırarak kurmasıdır. Bu hayat bir bakıma ahiretin mukaddimesi, ahirete hazırlayıcı bir tarla ve insan gönlünde ahiret şule ve şem’asının yakılması için verilmiş bir fırsattır. Onun içindir ki, buraya “yevmüddünya”, öbür tarafa da “yevmülâhir” denilmiştir. Bu dünyada yapılanlar, doğacak öbür dünya için yapılmış olacaktır.
İşte Allah Resûlü bütün gönülleri tatmin edecek ve iz’an şulesini yakacak şekilde herkese bu dersi vermiştir.
Gönüller ahiret inancıyla öyle dolmuştur ki sahabe dünyayı istihkâr edip âdeta gözleri dünya namına hiçbir şeyi görmez hâle gelmişti. İşte bir misal: (Mealen takdim ediyorum.)