Bu öyle bir kitaptır ki, kendinden evvel gelip geçmiş bütün peygamberleri kudsî bilmiş, onların suhuf ve kitaplarını mübarek tanımış, hususiyle Tevrat, Zebur ve İncil’e tazimde bulunmuş; onlardaki ihtilaflı noktaları hal ve fasl, tağyîr edilmiş yerleri tashih, mahzuf kalmış bölümleri de tespit ederek bir mânâda kaybolmuş kitapları bulup ortaya çıkarmış ve o kitapları tebliğle serfiraz bütün peygamberleri saygıyla anmış, hususiyle Hz. Musa ve Hz. İsa’yı (aleyhimesselâm) “Ülü’l-azm” peygamberler arasında sayarak hak ve hakkaniyetin dili olduğunu göstermiş.. sonra bu iki şanlı peygamberin validelerinin de ilhama mazhar, ötelere açık, beşerüstü ruh ve vicdana sahip bulunduklarını ihtar ederek, ihkâk-ı hak maksadıyla nazil olduğunu bütün selim kalblere duyurmuş ve kabul ettirmiştir.
Kur’ân ve onun getirdikleri hakkında olumsuz söz söyleyenlerin, muvakkaten olsun, beşerin nizam, âhenk, huzur ve emniyeti adına bir şeyler söylemeleri gerekmez miydi? Doğrusu, Kur’ân’a yabancı medeniyetlerin perişaniyet ve derbederliği, onun ışığından mahrum gönüllerin sıkıntı ve buhranlarla inim inim inlemesi karşısında bu temerrüt ve bu inadı anlamak mümkün değildir…
İnsanlık için en muntazam hayat, Kur’ân’ın solukladığı hayattır. Öyle ki, medeniyetin, bugün dünyanın dört bir yanında takdirle yâd edilip alkışlanan bir kısım güzelliklerinin, tamamen Kur’ân’ın yüzlerce sene evvel teşvik ettiği şeyler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kusur ve kabahat kimde?