Kâinatta da Cenâb-ı Hakk’ın bin bir ismi cilvelenmektedir. Bütün bunları bir tek hakikate bağlamadan ne insanı ne kâinatı ne de Kur’ân’ı anlamak mümkündür. Onun içindir ki, büyük veli Muhyiddin İbn Arabî, “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.”12 der. Bu söz, Esmâ-i İlâhiyeye vâkıf olmanın oldukça tonlu bir ifadesidir. Öyle ki, Rab ve insan arasındaki nisbet ve irtibat ancak bu kadar veciz ifade edilebilir. Cenâb-ı Hak ile insan arasında bir nisbet mevcuttur. Nefsin (insan) ifade ettiği mânâlarda Rabbi ifade eden şeyleri bulmak mümkündür.
Aynı gerçeği Kur’ân için de söyleyebiliriz. Ancak bu nisbet ve irtibat, hiçbir zaman felsefecilerin dediği gibi bir teşebbüh, tecessüm, tecessüd, hulûl, ittihad mahiyetinde değildir. Ne insan Cenâb-ı Hakk’a ne de Cenâb-ı Hak insana veya herhangi bir mahluka benzer. Bunlar bazı felsefecilerin sapıttığı noktalardır. Belki arada, bir Hâlık-mahluk (Yaratan-yaratılmış), bir tecellî-mazhar münasebeti vardır. Bu münasebeti felsefecilerin anlayışıyla yorumlamak sadece bir iddia ve Kur’ân bilgilerine vâkıf olmayışın neticesidir.
Kur’ân’da derinleşen insan, orada anlatılan önemli bir objenin de kendisi olduğunu hemen anlar. Anlar ve şöyle düşünür: İhtimal kâinatta münteşir hakikat, yine insanın içindeki bir çekirdekten yayılıp dal budak salmış bir inkişaftan ibarettir. Öyle ise, insanın âfâkta dolaşması enfüse bağlı götürülmelidir. Evet, insan biraz dikkat ettiğinde, aranan her şeyin onun öz benliğinde mevcut olduğunu müşâhede edecektir. O bulunduğunda, onda mütecellî olan “Rab” de bulunmuş olacaktır. “Mâverâdan bekliyorken bir haber/ Perde kalktı öyle gördüm ben beni.” diyen Hak dostu, bu hakikati cidden iyi kavramıştır.
Dipnotlar
- 12 el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343.