Bu sebepledir ki, Hz. Âişe Validemiz, Efendimiz’i anlatırken, “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.”8 buyurmaktadır. Yani O kendisini, yaşayan bir Kur’ân hâline getirmişti. İşte böyle bir Kur’ân okumaydı ki, okuyanları dünyada zirvelerde dolaştırıyor, ötede de onlara Firdevsler vaadediyordu. Ruhuna inilmeden, içe sindirilmeden okunan Kur’ân’ın ise, bu çeşit mazhariyetlere vesile olması söz konusu değildir.
Âyette anlatılan hakikat ile bir anlamda sanki “Vaz’ı hâs, mevzuun leh âm” şöyle deniyordu: “Gel gerçekten Müslüman ol, ‘silm ü selâm atmosferi’ne gir; emirlerim karşısında gassalin elindeki meyyit tavrını al, arzularından sıyrıl, şahsî isteklerini arkaya at ve bende fâni ol!”
Farklı bir açılımla konuyu şöyle devam ettirebiliriz: İyi bir Müslüman olma, Kur’ân okumaya bağlıdır. Bir insan Kur’ân okuyor ve onun mânâsında derinleşiyorsa teslim olma yoluna girmiş sayılır. Kur’ân hakikatlerini anlama, kavrama için gayret gösteren, bir gün mutlaka onun hakikatine ulaşacaktır. Kur’ân hakikati ise Müslümanlığı tam duyup zevk etmenin en yanıltmaz yoludur.
Tirmizî’nin İbn Abbas’tan (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “İçinde Kur’ân’dan bir şey olmayan kimse, yıkılmaya yüz tutmuş ev gibidir.”9 Efendimiz, latîf bir teşbih ve benzetme ile Kur’ânsızlığı anlatma sadedinde; içinde Kur’ân hakikatinden bir şey olmayan insan, harap bir ev gibidir diyor.
Dipnotlar
- 8 Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 139; Ebû Dâvûd, tatavvu’ 26.
- 9 Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 18; Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân 1.