Bu itibarla biz, Kur’ân’ı Nebiler Sultanı’nın ufku açısından anlamaya çalışma durumundayız. Aksine onu sadece dille seslendirmenin insana bu şuur ve derinliği vermeyeceği açıktır. Ancak Kur’ân’da derinleşenlerdir ki, kendi içlerinde de derinleşir ve Kur’ân’la kendileri arasında münasebet kurmaya muvaffak olabilirler. Her şeyden evvel Kur’ân’da Allah, bize bizi anlatıyor; kâinatı anlatıyor ve tabiî O (celle celâluhu) kitabında bize Kendini anlatıyor. Öyle ise, Allah, kâinat ve insan arasındaki irtibat ancak Kur’ân ile anlaşılır ve bu yüce hakikat ancak Kur’ân ile yakalanır.
Sen mahluksun, O ise Hâlık’tır. Kâinatı bir kitap, seni de o kitaba fihrist olarak hazırlayan O’dur. Seni okuyan, kâinatı anlar ve kâinatı okumayı becerebilenler de senin mahiyetini idrak eder. Dikkat etsen, bunun böyle olduğunu Kur’ân’da görebilirsin. Ancak aynı maksatla içine döndüğün, ruhunda ve ledünniyatında derinleştiğin zaman, oralarda da aynı hakikatin mevcudiyetini duyup hissedebilirsin. Ve işte o vakit daha iyi anlarsın ki, insan ve Kur’ân aynı hakikatin iki ayrı yüzünden ibaretmiş.. ve insan tıpkı bir saat gibi içindeki akrebi, yelkovanı ve değişik çarkları ile hep aynı hakikat istikametinde hareket etmektedir. Öyle ki içindeki çarkların bazısı sağa, bazısı sola doğru dönmektedir, ama hepsi aynı hakikati göstermekte, daha doğrusu aynı hakikat için hareket etmektedir. Parça parça mütalaaya alınca görünen o bir tek hakikatin çeşitli yönleridir. Esasen tek bir hakikat vardır, o da zaman parçalarının işaretlenmesi.
İşte insan, kâinat ve Kur’ân da aynı hakikatin böyle ayrı ayrı yönlerinden ibarettir. Bir yönüyle hepsi, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine ayna olmaktadır. Ahsen-i takvîme mazhar insan O’nun “Kudret” ve “İrade”sinin; “Ahsen-i Kelâm” olan Kur’ân da “Kelâm” sıfatının eseridir.