İçeriğe geç

Evet, Kur’ân, insanın Allah’la, Allah’ın (celle celâluhu) da insanla konuşmasıdır. Derecesi bu seviyeye yükselenler Kur’ân okurken öyle bir ruh hâletine girerler ki, bir daha da o ledünnîlikten ayrılmayı düşünmezler.

Bu hâl, Kur’ân’ı Allah’tan dinliyor gibi dinleme neticesinde insan vicdanını tesir altına alan bir keyfiyettir ki, tatmayanın bilmesi mümkün değildir. İsterseniz buna, “Kur’ân’ı tedebbür etme” de diyebilirsiniz.

Kur’ân, hitap alanı itibarıyla Allah Resûlü’ne kâfi geliyordu. Bu yüzden de O, başka şeye müracaatı zait ve fazla görüyordu. Kendisi başka şeye müracaat etmediği gibi, çok defa ashabını da böyle bir şeyden men ediyordu.

Hatta Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) İbranice öğrenmek istediğini duyunca, sebebini sormuş, “Tevrat”ı anlamak istediği cevabını alınca da, kaşlarını çatarak: “Kur’ân ve ben size yeterim!” buyurmuşlardı. Bir başka defasında da, “Musa (aleyhisselâm) dahi gelse, bana tâbi olmaktan başka yapacağı iş yoktur.”24 buyurmamışlar mıydı?

Evet, herkes Kur’ân’a tâbi olacak. Zira o, her derde dermandır. Çünkü onda kâinatın, insanın ve en büyük hakikatlerin ruh ve mânâları vardır. Hak, onda tecellî etmiştir.

Cafer-i Sâdık Hazretleri ne doğru söyler: “Allah, yarattıklarına kelâmıyla tecellî etmiştir. Fakat onlar görmüyorlar.”25

Hâlbuki az bir göz kesilip o ilâhî kelâma bakabilseler, onda Cenâb-ı Hakk’ın tecellî ettiğini göreceklerdir. Elbette bu tecellî ne cevherdir ne arazdır ne de cisimdir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın, kelâmında keyfiyetten, kemmiyetten müberra olarak tecellî etmesidir.

37