Aslında –Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı ile– insanın yeme-içme gibi ef’âl-i ihtiyariyesi içinde cereyan eden hâdiselerin ancak pek azı insana verilebilir.1 Meselâ, insan ağzına koyacağı bir lokma ekmeğin, sadece ekmek hâline gelinceye kadar geçirdiği safhalarda insanın müdahale hissesi mukayese edilecek olsa hakikat kendi kendine açığa çıkacaktır. Evet, buğdayı insan ekmiştir, o biçmiştir, o öğütmüştür, o pişirmiştir ama toprağı Allah yaratmasaydı, güneşi meydana getirmeseydi, yağmur göndermeseydi vs. insan ekmek yiyebilir miydi? Diyelim ekmek oldu; O el vermeseydi, ağız vermeseydi, diş vermeseydi insan onu yiyebilir miydi? İşte kâinatta cereyan eden her olaya da bu açıdan bakmak gerekir. Ta ki ülfet ve ünsiyet gözlerimizi kör etmesin; etmesin de her icraatta O’nun damgasını, O’nun mührünü görebilelim ve imanın zevk-i ledünnîsini tadabilelim.
Hâsılı, haramları terk eder, farzları kemal-i hassasiyetle yerine getirir, elden geldiğince şüpheli şeylerden sakınır hatta mübahları bile titizlikle değerlendirir; “âdetullah”, “sünnetullah” veya “şeriat-ı fıtriye” diyebileceğimiz kudret ve meşîetin düsturlarına da riayet ederse, Allah o kimseyi içine düştüğü çeşitli ölçek ve derinlikteki sıkıntılardan kurtarır ve onu, hesapları aşkın eltâf-ı sübhaniyesiyle iltifatlandırır.. iltifatlandırır, dünyada kirli yaşamaktan, ölürken ölümün elem, ızdırap ve vahşetinden, ötede de kıyametin şiddetinden halâs eder.
Dipnotlar
- 1 Bediüzzaman, Lem’alar s.183-184, 439.