Aslında ne vücudun, günah ve mâsiyet cüz-i fertleriyle büyüyüp dağlar cesametine ulaşması, ne de işlenen küfür ve isyanın, ruhun enginliği ölçüsünde bir vüs’ate ulaşıp ona göre insanın cezaya çarptırılması, akıldan uzak şeyler değillerdir. İlm-i ilâhînin vüs’ati, kudret ve iradenin baş döndüren ihatası, her zaman her ikisini de gerçekleştirebilir. Biz, O’nun rahmetinin enginliğine sığınarak dileriz ki, hepimize rahmetinin genişliğine göre muamele etsin..!
“Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka, yahut bir iyilik, yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (insanların fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için onu yaparsa, Biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”
(Nisâ sûresi, 4/114)
Bu âyet-i kerimede, bugünkü dinî hizmetlerle alâkalı önemli mesajlar var. Şöyle ki, içinde bulunduğumuz dönem gibi –bilhassa yakın geçmişimizle daha çok alâkalı– İslâm’ı anlatmanın ve onun, insanlığı düze çıkartacak mesajlarını sunmanın olumsuz bir kısım sebepler nedeniyle çok zor olduğu dönemlerde, elbette bu vazife gizli gizli, fısıldaşma ile yapılacaktı –ki, buna telattuf veya “sırren tenevveret” de diyebilirsiniz– ve bunun karşılığında da, âyetin fezlekesinde belirtildiği gibi, ecr-i azim alınacaktı. Görüldüğü gibi, Allah, sevabı mutlak bırakarak, bizlerin aşk ve şevkini kamçılıyor. Tıpkı “Oruç Benim içindir, onun sevabını Ben veririm.”7 kudsî hadisinde de belirtildiği gibi.
Dipnotlar
- 7 Buhârî, savm 2, 9; libâs 78; tevhid 35, 50; Müslim, sıyâm 161, 163-165; Tirmizî, sıyâm 54; Nesâî, sıyâm 41, 42; İbn Mâce, edeb 58; sıyâm 1.