Eğer kelâm, tahayyüldeki şekliyle ifade edilebilmişse, yani niyet ve ifade azmi, ifadeyle uyum içinde ise, böyle bir kelâm tamdır. Aksine, tasavvur, tam tahayyülü kucaklayamamışsa bu, bir evvelkine göre kusurlu bir ifadedir ve eksik bir beyandır. Taakkul, kendine yüklenenleri ifadeye taşıyamamışsa, tasarıdaki bir kısım derinlikler de orada elenmiş demektir. İşte bütün bu süzgeçlerden süzüle süzüle tahayyül mertebesine göre pek çok şey kaybeden kelâm eksik, tahayyüldeki derinlikleriyle ifade edilebilen mânâ, mefhum ve niyet ise tamdır ve bu mükemmeliyetin biricik şaheseri de sadece ve sadece Kur’ân-ı Kerim’dir. Ondaki bu mükemmeliyet, sözü, kimden naklederse etsin, bir mânâda onun, tahayyül ve tasavvur ötesi derinlikleri korumasında aranmalıdır. Bu yönüyle de, bir başkasının böyle bir kelâm ve beyana muvaffak olması imkânsızdır.
Evet, beşer veya başka varlıkların –ki bunların başında cinler ve melekler gelir– kelâmlarında niyet ve tahayyül mertebesinde mânâ ve mazmunun yakalanıp ifade edilmesi mümkün değildir. Yani, bizlerin söylenilen ölçüler içinde bir beyan ve bir kelâma muvaffak olabilmemiz kat’iyen söz konusu değildir. Öyleyse bu mükemmeliyeti gösteren Kur’ân mucizedir ve onun beyanı, başkalarının bir şeyi ifadede ilk harekete geçirdikleri tahayyül ve niyetlerinin ifadesi olması itibarıyla da bir taraftan vâkıa mutabık, diğer taraftan da mucizevî ve ilâhîdir.