Şimdi, Kur’ân’ın âyetleri bu zaviyeden ele alındığında, diyebiliriz ki; Kur’ân’ın konuşturduğu, şeytan olsun, cin olsun, melek olsun ya da Firavun, Nemrut, Şeddat olsun, maksadı ifadede kullanılan üslûp tamamen Kur’ân’a aittir. Bu üslûp öylesine harikulâdedir ki, bütün işârî, remzî mânâlara açık olduğu gibi, çok geniş yorumlara, tefsirlere de müsaittir.. ve onun dışında hiçbir beyan, hiçbir kimse böyle bir maksadı, o türlü malzeme ve motiflerle ifade edememiştir ve edemez de.
İsterseniz şimdi konuyu, daha farklı bir zaviyeden ele alalım: Her kelâmın, kalb, sır, hafî, ahfâ gibi rabbanî latîfelere bakan yönleri vardır ve genel ifade içinde bu latîfelerin de hedeflenmesi söz konusudur. Eğer kelâm, bu mertebeler arasında mânâ yönüyle herhangi bir tenakuza, farklılığa, sebebiyet veriyorsa, o, bu kelâmın eksikliğine delâlet eder. Hemen hemen bütün beşerî beyanlarda böyle bir eksiklik –nisbet farkı mahfuz– vardır. Kur’ân ise böyle bir nakîseden muallâ ve müberrâdır. Burada şöyle bir husus da söz konusudur; kalbe gelen mânâlar tahayyül, tasavvur, taakkul gibi süzgeçlerden geçip de ayniyetini koruyarak telaffuz seviyesine ulaşabilmişse, konuyla alâkalı mükemmel bir beyan yakalanmış sayılır. Bazen de bir kelâm, bu kademeleri ayniyeti içinde aşamaz; nefsî kelâm seviyesinde kalır ve telaffuz edilme şansını elde edemez. İçin içini Bilen’in onları alıp seslendirmesi ayrı bir konu; bu seviyedeki beyan türü idrakimizi aşkındır ve konumuz dışında kalır. Bu itibarla biz burada, sırf telaffuz edilebilen kelâm üzerinde durmak istiyoruz: