Öncelikle, dünya hayatında insanın karşısına çıkan her musibet bir sarp yokuştur. Şeytanın tuzakları ve nefsin arzuları, aşılması gereken birer tepedir. Mâsiyete karşı sabırdan salihât peşinde koşmaya kadar her hayırlı amelin önünde de zorlu geçitler vardır. Nefs-i emmare iradenin kolunu kanadını kırmak için her an insanın gâfil ve zayıf bir anını kollamaktadır. Bilhassa, insanlığın kin, nefret ve gayzla yatıp kalktığı, dünyanın bir savaş alanı ve kan gölü hâline geldiği âhir zamanda sevginin tercümanı olmak ve herkese şefkatle yaklaşmak dahi zorlardan zor bir iş keyfiyetini almıştır. Nitekim, Cenâb-ı Hak, insanların önlerindeki sarp yokuşları, göğüs gerilmesi büyük bir kahramanlık isteyen zor işleri sayarken, bu hususa da dikkat çekmiştir. “Sarp yokuş, bilir misin nedir?” dedikten sonra, “Sarp yokuş, bir köleyi, bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır; kıtlık zamanında yemek yedirmektir; yakınlığı olan bir yetimi, ya da yeri yatak (göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir mekânı olmayan) fakiri doyurmaktır. Bir de sarp yokuş: Gönülden iman edip, birbirine sabır ve şefkat dersi vermek, sabır ve şefkat örneği olmaktır.”4 buyurmuştur.
Ölüm de, öbür âleme varıp uzanan müthiş bir geçittir. Aslında, âhiret geçitlerinden hepsi çok dehşet vericidir; kabir, suâl, mahşer, mizan ve Sırat gibi âhiret duraklarının her biri insanın canını dudağına getirecek mahiyettedir. Fakat, ölümün keyfiyeti bu durakları belli ölçüde mûnisleştirmeye ya da daha ürpertici hâle getirmeye vesile ve sebep olabilmektedir. Mü’mince ölen bir insanın mahşeri idrak edişi ile imandan nasipsiz bir tâli’sizin haşri yaşayışı birbirinden çok farklı cereyan edecektir.
Dipnotlar
- 4 Beled sûresi, 90/12-18.