İçeriğe geç

Aslında, daha dünyaya ilk adımını attığı andan itibaren, insan için geriye sayım başlamış demektir. Hattâ embriyolojik sürecin mebdei, bir mânâda onun için sonun da başlangıcıdır. Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemleri bu vetirede sadece birer konaktan ibarettir. İnsan, nasibi ölçüsünde ya bu konakların hepsine bir misafir olarak muvakkaten uğrar veya daha bazı menzillere hiç ulaşamadan ömrünü tamamlar; herhangi bir meçhul noktada ölüm adlı çıkış biletini alır, –sefer hâlindeki bir trenden dışarıya atılıyormuş gibi– dünyayı arkada bırakır ve kabir koridorundan geçerek ahiret güzergâhına varır.

Kimileri için ölüm, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp dağılma, bir hiçlik ve bir tükeniştir; mü’minler için ise, yaratılırken belli bir plan, program, hikmet ve maslahata göre yaratılan insanın, yine bir plan ve programa bağlı olarak bir buuddan başka bir buuda intikali, bir hâl değişikliği geçirmesi, amellerinin ürünlerine göre farklı bir sürece girmesi ve neticede vatan-ı aslîsine dönerek, Yüce Yaratıcı ile “bî kem u keyf” görüşmeye ve rıdvan yudumlamaya yürümesi demektir. Hâlis bir kulun nazarında, ölüm, “sevgililer diyarı”na ve “ebedî saadet yurdu”na giriş kapısıdır. Onun nezdinde, en büyük mesele, bu dünyada hep saf ve duru bir hayat sürerek ahirete intikale her zaman hazır olmaktır; haşre gönülden inanarak ve ötelere müştak yaşayarak ebedî saadeti yakalama azm u gayreti içinde bulunmaktır.

İşte, Rehber-i Ekmel Efendimiz’in, Hazreti Ebû Zerr’e nasihatinde de insanın yolculuğuna, sefer hazırlığına ve yol âdâbına dikkat çekilmektedir:

Ummana Göre Gemi

43