İçeriğe geç

Öyle ki, Allah Resûlü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrindeki bir bedevî Kur’ân’ı dinleyince hem kalbiyle hem de aklıyla doyuyordu. Aynı dönemde yaşayan ve şiirleri Kâbe’nin duvarlarına asılan büyük şairler de aynı şekilde Kur’ân’dan istifade edebiliyorlardı. Lebid ve Hansâ gibi o devrin en güçlü şairleri de Kur’ân’ın muhataplarıydı ve kelam-ı ilâhî hem akılları hem de kalbleri açısından onları da tatmin ediyordu. Müteakip asırlarda İbn Sina, İbn Rüşd, Farabî, İmam Gazzâlî, Fahreddin Râzî, Ebû Hanife, İmam Şafiî, İmam Ahmed İbn Hanbel, İmam Malik… gibi daha nice muhteşem dimağlar da hep Kitabullah’a muhatap olmuşlar ve onun rahle-i tedrisinde yetişmişlerdi. Demek ki, Kur’ân, sıradan bir insana hayat üflediği aynı anda ve aynı şekilde, büyük bir âlimin aklına, ruhuna, kalbine ve latîfe-i rabbaniyesine de can olmaktaydı. Çünkü, ilâhî kelam, potansiyel olarak herkesin alıp değerlendirebileceği ve istifade edebileceği bir tecellî dalga boyunda indirilmişti.

Evet, Kur’ân, yüceler yücesi bir sıfatın sesi soluğu olmasına rağmen, vâhidî ve celâlî bir tecellî dalga boyunda değil de, ehadî ve cemâlî bir zuhur çerçevesinde peygamber ufkuna inmiş ve çoğunluğun idrak seviyesine göre insanlara seslenmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in beşerle muhaveresi böyle bir tenezzül çerçevesinde gerçekleştiği gibi, onun müstesna mübelliği, mürşidler mürşidi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) irşad ve tebliğleri de hep bu üslûba bağlı cereyan etmiştir. O’na isnad edilen bir söz de bu hususu vurgulamaktadır: “Biz nebiler topluluğu, insanların seviyelerine inmek ve onlara anlayabilecekleri bir üslupla konuşmakla emrolunduk.”3

15