Diğer taraftan, Kur’ân’ın aynı anda ve aynı ifadelerle farklı seviyelere hitap ettiği de bir gerçektir. Zira o, insanı bütün farklı tezahürleriyle yaratan ve inşa eden Allah’ın kelâmıdır. İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sında işaret ettiği gibi, Kur’ân-ı Kerim’in sarih ve zâhirî mânâlarını havas gibi avam da anlayabilir; bâtınî ve gizli mânâlar ise müdakkik ve mütefekkir ilim erbabına mahsustur. Kur’ân’ın “İlimde kök salıp, derinleşenler.”1 diye tavsif ettiği gavvâslar, o ummana dalıp inci mercan çıkarırlar. Ne var ki, herkes o hikmet denizine dalmaya güç yetiremez, her fert ondaki cevherleri görüp takdir edemez. Nur Müellifi’nin ifadesiyle, antika bir eşyaya demirciler çarşısında ancak ağırlığı kadar kıymet verilir; fakat o, hakperest bir antikacı nazarında paha biçilmez bir değeri hâizdir.2
Demek ki, Kur’ân’da, akl-ı selim, kalb-i selim ve hiss-i selim sayesinde, çalışma, tefekkür ve ilham vesilesiyle ancak erbabının anlayabileceği nişanlar, işaretler, alâmetler ve ipuçları hâlinde bazı hakikatler de mevcuttur. Bugüne kadar yetişmiş binlerce âlim, Kur’ân üzerindeki düşünce ve mülâhazalarıyla kendi anlayış seviyelerini ve farklılıklarını tezahür ettirmişler; söz konusu bu hakikatlerden kendi idrakleri nispetinde istifade etmişlerdir. Ashab-ı kiramın hepsinin Kur’ân’ı anlayış ve kavrayışı da aynı seviyede değildir. Fakat, bu seviye farklılıkları, herkesin Kur’ân’dan kendi ufku ölçüsünde istifadesine mâni olmamıştır.
Dipnotlar
- 1 Âl-i İmran sûresi, 3/7.
- 2 Bediüzzaman, Sözler s.332 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Birinci Nota).