Aslında, âlim olmak da izafîdir. Bir yönüyle, Emsile, Bina, Maksud ve İzhar okumuş bir insan âlim olarak görülebilir. Onların üstünde bir nahiv bilgisine sahip olan kimse ondan daha âlim kabul edilir. Belâgat ilimlerini bitirmiş bir insan biraz daha büyük âlim addedilir. Sonra Hadis, Tefsir, Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Usûl-i Hadis ve Usûl-i Tefsir tahsil etmiş bir ilim adamı oldukça büyük bir âlim sayılır. Onun da ötesinde, Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere Resûlullah’ın hadislerini ve bütün sünnetini bilen, diğer İslâmî ilimlerden gerektiği şekilde haberdar olup ileri seviyede bir bilgi birikimine sahip olan, dinî metinleri ve meseleleri mukayese seviyesine ulaşmış bulunan fikir mimarı ise gerçek mânâsıyla “âlim”dir; âlim kelimesinin çoğulu da “ulema” olarak gelir. Ulemanın vazifesi, dini bilmeyen insanlara İslâm’ın esaslarını öğretmek, belli meselelerle alâkalı verilmiş fetvaları onlara intikal ettirmek, Kur’ân ve Sünnet’e dayalı hükümleri ve öteden beri fukahanın içtihatlarına bağlı ahkâmı bildirmek, müphem ve muğlâk mevzuları açıklayarak halkı aydınlatmak ve bir ilmihal çerçevesinde de olsa onları bilgilendirmektir.
Müslümanlıkta işte bu mânâda bir ulema zümresi vardır ama onları ruhban sınıfındakilere benzetmek doğru değildir. Fakat, onlardan bazıları esas vazife ve sorumluluk alanları ile alâkalı şeyleri bırakarak, bir kısım âbâ-i kenâisenin yaptıkları gibi, –hafizanallah– insanların günahlarının affedilmesi mevzuunda da vasıta olmaya kalkarlarsa ve “Bize dayandırılmayan, bizim arkamızda olmayan ve ortaya koyduğumuz formatlara göre gerçekleştirilmeyen hiçbir amel kabul olmaz!” derlerse, böyle kimseler de ruhban sınıfına dahildirler, onlar ulema olmaktan çıkarlar. Şu kadar var ki, bazı bâtıl mezheplerin sapık müntesipleri istisna edilirse, İslâm dünyasında bu türlü fikir inhiraflarına düşen kimse olmamıştır denilebilir.
Rehber-i Ekmel’in Objektif Yolu