İçeriğe geç

Hele mağfiret talebi ve günahların bağışlanması meselesinde Allah ile kul arasına kimse giremez. Herkes Cenâb-ı Hakk’a bizzat teveccüh eder ve O’ndan yarlığanma diler. Bir dönemde, ilâhî mesajı getirme ve dini kemale erdirme adına Nebiler Serveri elçilik yapmıştır, başımızın tacı o Resûl’e canlarımız kurban olsun; fakat, Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhissalatü vesselâm) Efendimiz’in dâr-ı bekaya irtihalinden sonra risalet vazifesi de sona ermiştir. Artık, o türlü bir elçilikten bahsetmek de mümkün değildir. Hatta velilerin ilhamları, varidatları ve mevhibeleri de objektif ve herkesi bağlayıcı kabul edilemez; şayet onlar dinin muhkematına uygunsa, o şahısların kendileri tarafından değerlendirilebilir ama diğer insanları bağlamaz. Evet, Abdülkadir Geylânî, Muhammed Bahauddin Nakşibend, Ebu’l-Hasan Şâzilî, Ahmet Bedevî ve Ahmet Rıfaî Hazretleri gibi en büyük veliler dahi, “Cenâb-ı Hak’tan bana şu geldi!” deseler, bir kısım ilhamlardan ve mevhibelerden bahsetseler, yine de bu türlü sözlerin bağlayıcılık keyfiyetleri yoktur. Bunlar, muhkemâta muvafık düşmeleri şartıyla, subjektif bazı işaretler olarak algılanabilir; lâkin sadece o zatlar kendi adlarına o varidâtla amel edebilirler.

Ruhban Sınıfı ve İslâm Âlimleri

İslâm dininin başlıca kaynağı Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i seniyyedir. İslâm âlimleri ancak bunları esas alarak bazı sınırlı konularda içtihat yapabilirler; fakat, kat’iyen kendi re’yleri istikametinde dine ilâvelerde bulunamazlar. İslâm’da olmayan bir hususu dine sokmak ve kendinden bir hüküm koymak bir yönüyle rubûbiyet iddia etmek sayılmıştır. Bu itibarla, ulema ile ruhban arasında bir ayniyetten bahsedilemez.

336