İçeriğe geç

Onların inançlarına göre; Hazreti Mesih, zenb-i aslî sebebiyle doğuştan günahkar olan insanlığın kurtuluşu için gönderilmiş ve bu uğurda kurban olmak suretiyle kendisine inananların temizlenmelerini sağlamıştır. Çarmıha gerilmesi, onun bu fedakârlığına hakkıyla inanan ve gönlünü ona veren insanların günahlarına keffaret olmuştur. Bunu böyle kabul etmek tek kurtuluş vesilesidir. Hazreti İsa’dan sonra ise, âbâ-i kenâise (kilise babaları) diye de anılan ruhban sınıfının seçkin üyeleri onun yerini almışlardır. Bir ölçüde, onların sözleri de vahiy gibi kabul edilir hâle gelmiştir. Vaftiz etme ve günah çıkarttırma, hatta bazı fiilleri helâl ya da haram sayma yetkileri onlara geçmiştir.

Bir yönüyle, temelde Zât-ı Ulûhiyet’e dair bazı hususiyetler önce Hazreti Mesih’e isnat edilmiş; daha sonra da Seyyidina Mesih’e ait görülen bir kısım özellikler, onun temsilcileri olarak kabul edilen âbâ-i kenâiseye yakıştırılmıştır. Neticede, bir insanın, Yaratıcı ile münasebete geçmesi için mutlaka bir vasıtaya muhtaç olduğu; bir din adamının aracılığına başvurmadan Rabb’e ulaşamayacağı, günahlarından sıyrılamayacağı ve Cennet’e giremeyeceği inancı gelişip yaygınlaşmıştır. Bir mânâda, helâl ve haramın sınırlarını tespit yetkisini kendinde gören ve Cennet’in anahtarlarının kendi ellerinde olduğunu zanneden kimseler nefislerini ilâh ve rab yerine koymuş; onların kendilerine biçtikleri bu konumu tanıyıp kabul edenler de ruhban sınıfından olanları âdeta rab edinmişlerdir.

330