İçeriğe geç

İslâm dininde, din adamları sınıfının hakimiyeti, vasıta oluşu ve mutlak rehberliği bir yana, böyle imtiyazlı bir sınıftan bahsetmek bile mümkün değildir. Hatta “din adamı” tabiri dahi bir yönüyle yanlış bir ifadedir. Çünkü, her Müslüman Rabbi ile doğrudan münasebet hâlindedir; herkes Kur’ân ve Sünnet’in bizzat muhatabıdır. Din hizmeti ve vazifesi tek tek her mü’minin omuzuna yüklenmiştir. Namazda imamet gibi, ibadetlere müteallik bir rehberlik söz konusu olduğunda illa din hizmetini meslek olarak seçmiş, bir makam tarafından tayin edilmiş ve ücreti ödenmiş bir insan bulmak şart değildir. Dine ait vazifelerin eda edilmesi esnasında, dinî bilgisi yeterli olan herkes imamlık yapabilir. Ayrıca, bir mü’minin, ibadetlerini yerine getirmesi, dua etmesi ve mağfiret dilemesi için hiçbir aracı kurum ya da kişiye ihtiyacı yoktur. İslâm’da bütün yeryüzü bir mescittir ve her Müslüman dilediği her yerde ve her zaman ibadet edebilir. Günün her saatinde, her hâl ve şartta Rabb-i Rahim’e ellerini açıp matlubunu O’ndan isteyebilir. Din-i mübînde bir hocanın ya da mürşidin günahları bağışlaması da asla mevzubahis değildir; Cenâb-ı Hak’tan başka hiç kimse dilediğini affedemez ve istediğine Cennet’te yer gösteremez.

Bir Müslüman, tepeden tırnağa günahla kirlense de, hiç kimsenin görmediği bir yerde ciddî bir nedamet içinde, yüreği hoplayarak ve gözleri yaşararak içini Allah’a döktüğü an arınmış olabilir. Cenâb-ı Hak’tan mağfiret dilenmek için onun ille de bir aracı bulmasına lüzum yoktur. Hatta, insanlar arasında günahlarını sayıp dökmesi ve başkalarını mâsiyetlerine şahit tutması ayrı bir cürümdür.

334