Evet, özellikle nübüvvet mesleğinin vârisleri için halktan tecerrüd ve uzlet asla söz konusu değildir. Onlar için makbul halvet, kesrette vahdeti yakalamak, halk içinde Hak ile beraber olmak; Mevlâna’nın ifadesiyle, bir pergel gibi, ayağının birini lâhût ufkuna perçinleyip diğeriyle insanlık âleminde seyahat etmektir. Zira, halvetten murad, kalb hanesini ağyârdan temizleyip Yâr ile hemdem bulunmak olduğuna göre, halk içinde ve kesretin en uç noktalarında dahi sürekli tevhidi kollayan gönüller hep halvette sayılırlar. Buna mukabil, bütün ömrünü uzlette geçirdiği hâlde, kalbini ağyârdan temizleyememiş ve içinden mâsivâyı söküp atamamış kimsenin halveti bir aldanmışlıktır ve beyhûdedir.
Bu itibarla, İslâm’da asıl olan insanlardan uzaklaşmak değil, onlarla kaynaşmaktır; halktan kaçmak değil, cemaatin bir ferdi olarak yaşamaktır. Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletlidir.”12
Bu açıdan, samimî bir dava erinin uzleti, onun kalbî, ruhî, hissî ve şuurî tezkiyeye ulaşması açısından tamamen irşada hazırlanma gayreti sayılır. Bu gayretin zamanı da bilhassa gecelerdir. Binaenaleyh, mefkûre kahramanları, gece boyunca tam birer rabbanîdirler; herkesin derin uykuya daldığı demlerde onlar kendilerini ibadet ü taate verirler, mukaddes ızdırapla ağlar dururlar, aşk u iştiyakla Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarırlar. Gündüz ise, cihad meydanındaki bir yiğit süvari misillü heyecanla kıpır kıpırdırlar; yerlerinde sessiz sakin kalamazlar, irşad adına yapılması gerekenleri yerine getirmek için sürekli şevkle koşarlar.
Dipnotlar
- 12 Tirmizî, kıyâmet 55; İbn Mâce, fiten 23.