Bu açıdan, muvahhid bir mü’minin nazarında, öz güven tabirinin yerini “iradenin hakkını verip Allah’a tevekkül etme” anlayışı almalıdır. İnsan kendisine irade verilmiş ve özel bir donanımla yaratılmış bir varlıktır. O, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf buyurduğu zahirî ve batınî bütün duyularını ve duygularını (hasselerini ve latîfelerini) bir sermaye olarak kullanmakla, sonra da, neticeyi ve mükâfatı Yüce Yaratıcı’dan beklemekle mükelleftir. Bu itibarla, Kur’ân-ı Kerim’de ve sünnet-i sahihada güven duygusu hep Allah’a bağlanmaktadır. Çünkü, her şeyi halkeden ve bütün işleri evirip çeviren Mevlâ-yı Müteâl’dir. İnsan, birer nüve hâlinde hususî donanımına yerleştirilen istidatları inkişaf ettirir, akabinde onları bir istek ve niyet olarak ortaya koyarsa; Allah Teâlâ da ona o işi yapma gücünü ve imkânını ihsan eder. İster meyelan, ister meyelanda tasarruf, ister şart-ı adi plânındaki beşer iradesine Cenâb-ı Hakk’ın doğrudan doğruya teveccühü sayalım, iradenin hakkının verilmesine ne diyeceksek diyelim, insan dileyip meyledince, Hâlık-ı kâinat da meşîetiyle o kuluna o işi yapmayı mümkün kılar. Dolayısıyla, insan her zaman Zât-ı Ulûhiyet’e itimat etmeli ve O’nun meşîetine dayanmalıdır.