Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar hakikî Hak dostlarının mülâhazaları hep aynı oldu; onlar iddiada bulunmaktan ve kendilerine mertebeler takdir etmekten hep uzak durdular. Meselâ; İbrahim Ethem malı mülkü, tâcı tahtı, nâm u nişanı terk edip zühd yoluna sülûk etmişti. Dünyaya sırtını dönüp yüzünü ukbâya çevirince Cenâb-ı Allah da onu gönüller tahtına oturtmuş ve kalb saraylarının sultanı hâline getirmişti. Fakat, pek yüce mertebelere ulaşmış olmasına rağmen, o hep “İlâhî! Asî kulun yine kapına geldi; dağlar cesametindeki günahlarını itiraf edip, ellerini Sana açıyor ve Senden af dileniyor. Şâyet Sen mağfiret edersen, hiç şüphesiz o Senin şânındandır; fakat, dergâhından kovarsan, Senden başka kim ona merhamet eder ve günahlarının ağırlığından onu kim kurtarabilir?!.” diye yalvarıyordu. Dahası, bütün hayr u hasenâtını, topyekün ibadet ü taatini unutmuşçasına şu sözleri söylüyordu: “Allahım, Senin şefkatine nâil olmayı umarak kapına gelen şu bîçâreyi affet; ne olur onun günahlarını bağışla. Her ne kadar amel defteri isyanla dolu olsa da, ey Müheymin, kulun Senden başkasına secde etmemiştir!..” Görüyor musunuz bu kutlu zatın kendisini nereye koyduğunu? Cenâb-ı Hakk’ın kapısına, O’ndan başkasına secde etmeme mülâhazasına sığınarak teveccüh ediyor; ulaştığı mertebelere ya da salih amellerine hiç dönüp bakmıyor ve kendisini bir günah küpü gibi addediyor.