İçeriğe geç

Ne olur, dostlarınıza fevkalâde makamlar verip onları şişireceğinize, mübalâğalarla onların boyunlarını kıracağınıza ve başkalarını da kıskançlığa sevkedeceğinize, onlara karşı fevkalâde sadâkat gösterip kardeşliğin hakkını verin. Unutmayın ki; kat’î bilgisi olmadığı hâlde mübalâğalara girip falancaya “mehdî” diyenler, filâncayı “müceddid” ilân edenler, genellikle bu abartmalarının cezası olarak, gün gelip de ona “deccal” demeden, öbürünü “fâsık” görmeden, diğerinin nifak üzere olduğunu söylemeden ölmezler.

Sözün özü; mü’min nefsine değil Allah’a güvenmeli, O’nun inayetine sığınıp himmetini hep âlî tutmalı, O’nun yardımıyla en zor işlerin dahi altından kalkabileceğine inanmalı, iradesine terettüp eden vazifeleri hakkıyla yapmalı ve sonra da neticeyi Yüce Yaratıcı’nın lütf u ihsanına bağlamalıdır. Elde ettiği başarıları ve kendisine bahşedilen bütün mazhariyetleri Mevlâ’nın nimeti bilmeli ve şayet O inayetini keserse her şeyin sönüp gideceğini bir an aklından dûr etmemelidir. Zira, ancak böyle bir denge, insanı iddiadan, bencillikten, benlikten ve âidiyet mülâhazasından uzaklaştırır; onu Allah’ın rızasına ulaştırır. Hâlis bir mü’min, kendisinin bir Mehdî, bir halaskâr, bir Heraklit ve bir Mesih olabileceği düşüncesini rüyasına bile misafir etmemeli; haddini bilip düz kulluğa rıza göstermelidir. “Kullardan bir kul” olarak Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktan başka maksatların ve hele fâikiyet (üstünlük) mülâhazasının karşısında yer almalıdır. Ayrıca, yüksek payeler vermek suretiyle dostlarını tehlike zeminine sürükleyeceğine ve onları bazı hâsid kimselerin hedef tahtası hâline getireceğine, dostluğunu ve muhabbetini onlara karşı fevkalâde sadâkatle ortaya koymalıdır.

189