Hadis kitaplarında, Allah’a ve Resûlü’ne karşı şahsî alâkanın dahi çok büyük kıymet ifade ettiğine dair şöyle bir hâdise nakledilmektedir: Henüz içki, şıra ve şerbeti birbirinden tefrik edemeyen ve bağımlılıktan kurtulamayan bir sahabî, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Resûl-i Ekrem tarafından te’dib edilmektedir. O sahabî, bir gün yine aynı suçtan dolayı Resûlullah’ın huzuruna getirilir. Cemaatten birisi, “Allahım şu adama lânet et! Bu kaçıncı defadır aynı günah yüzünden tecziye ediliyor ama bir türlü ıslah olmuyor.” diye bedduada bulunur. Bu sözü işiten Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtu vesselâm) “Ona lânet etmeyin. Allah’a yemin ederim, o, Allah’ı ve Resûlü’nü gönülden sevmektedir!” der; “Allahım, ona rahmet et ve onun taksiratını bağışla!” diye dua etmelerini emir buyurur.14
Demek ki, Allah’ı ve Resûlü’nü sevme, bir ölçüde onlarla beraber olmayı netice verecek ve mü’minlerin hayır dualarını almaya yetecek kadar değerlidir. Böyle şahsî ve küçük bir alâkaya bu kadar teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, i’lâ-yı kelimetullahın insana neler kazandıracağı hakkında bir değerlendirme yapılabilir. Zira, ruha mal olan sevgi meltemiyle cihana açılma ve Allah’ın adının kalblere nakşedilmesi için çalışma, o ferdî ve basit alâkanın kat kat üstündeki bir sadâkat ve muhabbetin remzidir. Dolayısıyla, bu yoldaki bir insanın mazhar kılınacağı teveccüh, sadece cüz’î plânda sevgi besleyen birisine lütfedilenden çok daha fazla olacaktır.
Dipnotlar
- 14 Buhârî, hudûd 5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381; el-Bezzâr, el-Müsned 1/393.