İçeriğe geç

Şu kadar var ki, bir insanın, kendi başına gelen musibetleri kendi kusurlarının neticesi olarak görmesi temkinli olmasının gereğidir. Bu meseledeki en önemli husus, bir insanın kendisini problemlerin kaynağı olarak kabul etmesidir. Çünkü insan, “Bu problem benim hatalarımdan kaynaklandı.” demiyor ve hâdiselere bu perspektiften bakmıyorsa, o, her suçu başkalarına atfeder, diğer insanlar hakkındaki olumsuz düşüncelerinden dolayı yeni günahlara girer. Böyle bir insan, Cenâb-ı Hakk’a yönelme gibi bir payeden de mahrum kalır; çünkü, sürekli atf-ı cürümlerle kendini paka çıkardığı için onun gönlünde tevbe duygusu hâsıl olmaz; dolayısıyla o, Allah’a tazarru ve niyazda bulunmaz. Oysa, şayet insan, ayağına batan bir dikeni, bir sürçmeyi, azıcık sendelemeyi, bir şeyi elinden kaçırmayı, bir fırsatı değerlendirememeyi ya da bir projesinin fiyaskoyla neticelenmesini… yani musibet televvünlü her şeyi kendisine ait kusurlara bağlarsa, o zaman ne kadere taş atar, ne dışarıda bir mücrim arar ve ne de başkalarını suçlar. Her menfilik karşısında, önce kendiyle hesaplaşır, bir savcı gibi nefsinin yakasına yapışır. Böyle bir hesaplaşma da onun içinde istiğfar hislerini tetikler ve onu tevbeye sevkeder.

Evet, her musibet, mü’min için başlı başına bir arınma kurnasıdır, mü’min o musluğun altından her geçişinde hataları silinir gider; bu sayede o, özündeki safveti korumuş ve hatta kurbet ufkuna doğru biraz daha mesafe katetmiş olur. Nitekim, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cenâb-ı Hak, Müslümanın başına gelen yorgunluk, hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan dikene varıncaya kadar, her musibeti onun hatalarının bağışlanmasına vesile kılar.”13

Dine Hizmet Arınmak İçin Fırsattır!..

132