Dolayısıyla, selâm verme, yemek yedirme ve sıla-i rahimde bulunma gibi hayırlı işlerin her biri Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluğumuz adına çok önemli birer salih ameldir. Fakat, hem onlardaki hem de sâir ibadetlerimizdeki niyet, ihlâs, sadakat ve samimiyetimizi test edebileceğimiz ve kendi vicdanımızla yüzleşip nefsimizin muhasebesini yapabileceğimiz en uygun anlar, Rabbimizle baş başa kaldığımız zamanlardır. Yalnızken de aynı hayır duygularıyla doluyor ve göründüğümüzün çok ötesinde bir olgunlukla Mevlâ-yı Müteâl’e teveccüh edebiliyorsak, işte o hâlimiz tam bir sadakat emaresidir. O anki duygu ve düşüncelerimiz, halkın içindeki amellerimizin de doğru, samimi ve yürekten olup olmadığını gösteren sağlam bir ölçü; o dakikalarımız da kendimizle yüzleşmemiz için çok kıymetli anlardır.
En Güzel İstikbal
Peygamber Efendimiz, arz etmeye çalıştığım dört maddeden sonra sözlerini bitirirken تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ بِسَلَامٍ“Böylece, selâmetle Cennet’e girersiniz.” buyurmakta ve bu dört amel-i salihin birer Cennet’e giriş vesilesi olabileceğini beyan etmektedir. Haddizatında, tanıdığına tanımadığına selâm veren bir insanın elinden dilinden kimseye zarar gelmeyecek bir Müslüman olduğu, sofrasını açık tutanın zekât gibi malî ibadetlerden de asla kaçmayacağı, sıla-i rahimde bulunup yakınlarının hukukunu gözetenin Allah’a karşı sorumluluklarını evleviyetle gözeteceği ve nefse çok ağır gelen gece namazına devam eden bir kulun sâir namazlarını da aksatmayacağı açıktır. Dolayısıyla, bütün bu güzel hasletlere mükâfat olarak Cennet vaad edilmektedir.