Bu açıdan, insanların Cenâb-ı Hakk’a karşı aşk u alâkası farklı farklıdır ve her kulun Allah’a karşı alâkası onun irfanı ölçüsündedir. Aynı zamanda bu alâka, Cenâb-ı Hakk’ın o kula karşı teveccühünün de bir ifadesidir. Allah’ı delice seven bir insan bilmelidir ki; Cenâb-ı Hakk’ın da o insana o ölçüde bir teveccühü vardır. Evet, insan Allah’ı gerçekten seviyor, O’na “Sensiz edemem” diyebiliyorsa, onun da Allah indinde öyle bir yeri vardır. Allah indinde yerinizin nasıl olduğunu öğrenmek istiyorsanız, Allah’ın sizin yanınızdaki yerine bakın. Sizin için O bir aşk, iştiyak ve cezbe kaynağı ise; O’nun arzusu ile oturup kalkıyorsanız; bir yönüyle, her şeyde O’nu görmeye çalışıyor, çehresine baktığınız her varlık hakkında “Bundan O’na dair nasıl bir emare çıkarabilirim” diye düşünüyorsanız, O’nun nezd-i ulûhiyette sizinle –bî kem u keyf– öyle bir münasebeti var demektir. O’nun öyle bir münasebeti olunca, mele-i âlânın da öyle bir münasebeti olur. Dolayısıyla mesele tedellî ile başlar; sizinki öyle bir tedellîye sadece bir cevaptır. Fakat, eğer bir insanın Allah’a karşı o denli bir aşk u alâkası yoksa, o bilmelidir ki; onun teveccühten nasibi de ona göredir. Böyle bir insanın da, “Eğer O Şems-i Ezelî ve Ebedî bana teveccüh buyursaydı, bende de sevgi ve aşk u alâka adına bir parlaklık olması gerekmez miydi?..” diye düşünmesi ve ilâhî teveccühleri alabilmek için yapması gerekenler ne ise onları yerine getirmesi lazımdır. Çünkü o, ancak böyle düşünür ve meselenin gereğini yaparsa, içinde bulunduğu karanlık atmosferden sıyrılabilir. Meseleye böyle bakmazsa sıyrılamaz; hep o karanlık atmosferde kalır. Mesele O’nda başlasa ve O’ndan bize gelse de, bizim liyakatimiz ve O’ndan gelecek üns esintilerine, ilâhî tecellîlere gönlümüzü açık tutmamız da çok önemlidir.