Bazen kendi kendime diyorum ki; keşke güçlü olduğumuz dönemde dil belli ölçüde yaygınlaştırılsaydı, din üzerinde biraz daha hassasiyetle durulsaydı. Fakat, daha derin düşününce, ecdadımıza “bin bârekallah” çekiyor ve şöyle devam ediyorum: Elhamdülillah, öyle bir miras bırakmışlar ki, bizim bugün yüzümüz ak, alnımız da açık; çünkü bizim atalarımız ne Saraybosna’da, ne Makedonya’da, ne Yunanistan’da, ne Bulgaristan’da ve ne de bir dönemde hüküm sürdükleri bir başka beldede hiç kimseye baskı yapmamış, hiç kimseye zulmetmemiş, hiç kimseyi dinini ve dilini değiştirmeye zorlamamış ve günümüzde uygulananlardan çok daha ileri seviyede bir demokrasi anlayışı sergilemişler; sergilemiş ve İslâm’ı hâl diliyle anlatma yolunu seçmiş, müsamaha ve hoşgörüyle insanların gönüllerine girmişler.
Dolayısıyla, hem temel kaynaklarımız hem de tarihî tecrübeler gösteriyor ki, hoşgörü ve diyalog bizimle başlayan bir yol değildir; o bizim mazimizin özü ve usâresidir. Dahası, bu mesele falanın iç inceliğinin, filanın şefkat enginliğinin ve bir başkasının vicdan genişliğinin ifadesi de değildir. Dinî ve tarihî kaynaklarımız bunu bir vazife ve vecibe olarak inananların omuzlarına yüklüyorsa, bu yolun birilerince sahiplenilmesi söz konusu olamaz. O hiç kimsenin şefkat ve merhametinin ürünü değil; İslâm’ın şefkat ve merhametinin neticesidir. Tanıyanlara “Siz farklısınız!” dedirten insanların güzellikleri de İslâm’ın özünden, Kitap’tan, Sünnet’ten ve dinin yoruma açık yanlarının upuzun bir tarih boyu yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. İsterseniz şöyle de diyebilirsiniz; bu güzelliklerin kaynağı, Kur’ân, Sünnet, İcma ve Kıyas gibi asli delillerle, yine bu delillerden çıkarılan, İstihsan, İstislah, İstishab, Beraat-i asliye, Örf ve âdetlerin meşru olanları gibi fer’î (ikinci derecede olan) delillerdir.